Şahin ATABEK

31 Mart 2012 Cumartesi





ÇETİN DOĞAN'IN AVUKATLARI FENA ÇUVALLADI
Çetin Doğan ve avukatlarının Amerika’dan aldıkları rapora göre, 16 no’lu CD içerisinde bulunan Karadeniz ve Ereğli’yle ilgili planlar, aslında 2006 yılından sonra “üretilmişti ve sahtelerdi”. Peki, gerçekler kendilerinin dediği gibi miydi? Dünkü yazımda bu “sahte” denen belgelerin perde arkasını yazacağımı açıklamıştım. Ayrıca, “sahte” denen Balyoz Harekât Planı’nı, gerçek denen belgeler ve ses kayıtlarıyla karşılaştıracaktım. 2003 yılında hazırlanan bir belgenin güncellenmesi halinde nasıl 2007 görünebileceğini, Microsoft’un notlarını paylaşarak açıklayacağımı da belirtmiştim. Bugün yerim olmadığı için Balyoz Harekât Planı ve Microsoft’un notlarını, yazı dizime de bir gün ara vererek, pazartesi gününe bırakıyorum. Bugün Karadeniz ve Ereğli planlarıyla ilgili Çetin Doğan’ın avukatlarının kamuoyunu nasıl yanılttığını açıklayayım. Şimdi sıkı duralım... 2006 yılında üretildi denen belgeler, aslında Mehveş Evin’in yayın yönetmenliği yaptığı Aktüel dergisinde, Eylül 2003’te üç haftalık yazı dizisi olarak yayımlanmıştı. Üstelik belgeler ıslak imzalıydı ve üstünde de sayı numaraları vardı. Arşivlere giren, kayıtlı belgelerdi. 2003’te Aktüel’de yayımlanan ve Balyoz CD’lerinden 16 no’lu CD’de yer alan belgeler, “Türkiye’nin irticai taktik resmi”nin çıkartılması için Zonguldak’ın ilçesi Karadeniz Ereğli’nin fişlenmesiyle oluşturulmuştu. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karadeniz Bölge Komutanı Tümamiral Deniz Kutluk’un imzasını taşıyordu. Belgelerde irticacı mahalleler, tüm cami ve okullar, Ereğli Demir-Çelik fabrikaları başta olmak üzere her yer ve her şey “gözetim altına” alınmıştı. Tümamiral Kutluk’un imzasını taşıyan belgelerde Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Abdüllatif Şener’in ismi de geçiyordu. Ama belgelerde yer alan sürpriz isim, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in damadı Mahmut Süleyman Göksu’ydu. Erdemir Yönetim Kurulu üyesi olduğu için istihbarat raporlarında adı geçmişti Göksu’nun. 30 Ağustos 2003’te tuğamirallikten tümamiralliğe terfi eden Kutluk, elbette durduk yerde koca bir ilçeyi mercek altına almamıştı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın emri üzerine harekete geçmiş, emirde, Batı Çalışma Grubu rapor sisteminin tekrar hayata geçirilmesi; 1 Mayıs 1997’de Batı Çalışma Grubu’nca uygulanmaya başlanan rapor sistemi gereği, 13 Mart 2003’te revize edilmesi istenmişti. Yani Balyoz Darbe Planı’ndan bir hafta sonra, raporların güncelleştirilmesi ve fişleme yapılması emredilmişti. Tıpkı Balyoz ses kayıtlarındaki listeleri güncelleştirin, fişlemelere devam edin itirafları gibi. İşte bu emir gereği, tüm ilçe büyüteç altına alındı. İlçede asıl önemli olan Ereğli Demir-Çelik fabrikalarıydı. Böylelikle araştırmanın önemli bir kısmı Erdemir üzerinde yoğunlaştı. AK Parti, iktidara gelmesinin hemen ardından Erdemir dâhil, Türkiye’de bulunan tüm demir-çelik fabrikalarının yönetim kurulu üyelerini değiştirmişti. 14 Ocak 2003’te Ereğli’de göreve gelen yeni kurul, dokuz kişiden oluşuyordu. Kdz. Ereğli’de bulunan “Karadeniz Bölge Komutanlığı İstihbarat ve İstihbarata Karşı Koyma ve Güvenlik Şube Müdürü” Dnz. Bnb. İsmail Tümer’in hazırladığı dört sayfalık rapora göre bu yönetim kurulunun yedi üyesi AKP ile irtibatlıydı. Tümer’in hazırladığı istihbarat raporu, AKP yöneticilerinin yönetim kurulu üyeliklerini kendi aralarında paylaştıklarını söylüyordu. Bu paylaşıma göre Başbakan Recep Tayyip Erdoğan üç, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Devlet Bakanı Abdüllatif Şener’in payına iki üyelik düşmüştü. Erdemir’in eski Genel Müdürü Maksut Süleyman Göksu da yönetim kurulunda yer aldı. Göksu, yedinci Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in damadıydı. Tümer’e göre Erdemir’e Nakşibendîler hâkim olmaya çalışıyordu. Bu çerçevede 50 ve 55 yaşını dolduran 400 kişi emekli edilerek şirkete yeni isimler alınmaya çalışıldı. Tümer bu işlemi “şirketi ele geçirmek” olarak yorumluyor ve AKP’yi sorumlu tutuyordu: “Erdemir içindeki personel tasfiyelerinin genel müdürün (Abdülkerim Dervişoğlu) inisiyatifinde olmayıp Nakşibendî tarikatının bölgesel planı izlenerek, yeni yönetim kurulu ve AKP mahalli yönetimi tasarruflarıyla yürütülmekte olduğu sanılmaktadır.” Dnz. Bnb. İsmail Tümer, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda işlem gören Erdemir hisselerinin değer kaybetmesini şöyle yorumluyordu: “Değeri ucuzlayacak şirket Yeşil Sermaye’nin eline geçecek. Diğer bir öngörü ise Erdemir’in bilinçli olarak piyasa değerinin ucuzlatılmakta olduğudur. Bilahare Erdemir stratejik yatırımının ve stratejik nitelikteki limanının özel sermaye gruplarının eline geçirilmesi sağlanacaktır. Üç yıl içinde kâr patlaması yapması düşünülen Erdemir’in ‘Yeşil Sermaye’ eline geçmesi hâlinde Koç ve Sabancı grupları ile baş edebilecek mali portföye kısa sürede ulaşabileceği uzmanlarca değerlendirilmektedir.” Dnz. Bnb. İsmail Tümer’in dikkat çektiği bir başka nokta ise Erdemir’de çalışanların maaşlarını aldıkları bankalardı. Rapora göre bu isimlerin çoğunluğu iki milyar lira ve üzerinde maaş alıyordu, maaşları ise Pamukbank ile Yapı Kredi Bankası ödüyordu. Ancak bu durum yakında değişecek, iki bankanın yerini faizsiz finans kurumu Asya Finans alacaktı. Bu durumda Asya Finans yaptığı bankacılık işlemlerinden yılda 500-600 milyar lira para kazanacaktı! Dnz. Bnb. İsmail Tümer’in üzerinde durduğu bir başka isim de Fazlı Erdoğan’dı. Erdoğan, Kdz. Ereğlisi’nin bağlı olduğu Zonguldak’ın milletvekiliydi. 3 Kasım 2003 seçimlerinde AKP’den milletvekili olmuştu. Bnb. Tümer’e göre Erdoğan, Ereğli Müftüsü Mehmet Sönmezoğlu’nu görevden aldırmak için uğraşıyordu. Sönmezoğlu’nun laik ve Atatürkçü kimliği ile tanındığının altını çiziyordu Dnz. Bnb. Tümer. Aslında o, bu kanıya kendi kendine varmamıştı; Sönmezoğlu da kendi kimliği hakkında onu aydınlatmış, yardımcısı Halil İbrahim Demirbaş’ın irticai kesimlerle bağlantısı olduğunu söylemişti. Raporda bu konu ayrıntılarıyla ele alınmıştı. Tüm bu raporlar ânında Deniz Kuvvetleri Karargâhı’na bildiriliyordu Tümamiral Deniz Kutluk tarafından. Hatta Kdz. Ereğli İmam-Hatip Lisesi müdürünün değiştirilmesi bile rahatsız etmişti Kutluk’u ve bu durum da 30 Nisan 2003’te Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bildirilmişti: “Türban ile mücadelede başarısı ile temayüz etmiş ve dört yıldır görevinde bulunan İmam-Hatip Lisesi Müdürü İslam Güner’in Kdz. Ereğli yeni Milli Eğitim Müdürü Nuri Yılmaz’ca görevinden alınma çabasının İlçe Kaymakamı’nca önlendiği ilgi (d) yazısı ile bildirilmiş idi. Müdür İslam Güner, Zonguldak Valiliği’nin Ek-B’de sunulan ilgi (e) yazısı ile 30 Nisan 2003 tarihinden itibaren görevinden alınmıştır. Bu arada Zonguldak Valisi’nin –Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin parti politikaları kapsamında– AKP Zonguldak Milletvekili Köksal Toptan’ın yoğun taleplerine maruz kaldığı istihbar edilmiştir.” Kdz. Ereğli’de sadece tayin ve terfileri izlemekle sınırlı kalınmadı. Kurban Bayramı namazları ile Cuma namazları takibe alındı. Bu defa laiklik karşıtı vaaz ve hutbe verilip verilmediği araştırılmaktaydı. Bölgedeki 300’ü aşkın camide, imam ve vaizler incelemeye alındı. Haklarında rapor tutulup, Karargâh’a gönderildi. Mahalle mahalle fişlediler İlçedeki özel eğitim kurumları da fişlemelerden nasibini almıştı. O kadar ki Özel Yıldırım İlköğretim Okulu’nun düzenlediği “18 Mart- Çanakkale Şehitleri Haftası” çalışmaları bile ilgililerin dikkatinden kaçmadı. Konuşmacı, muhafazakâr camianın yakından tanıdığı eğitimci-yazar Vehbi Vakkasoğlu’ydu. Konuşma, konuşmacı, dinleyiciler, konuşmaya verilen tepkiler ayrıntılarıyla bir bir tesbit edildi ve aynen Karargâh’a iletildi. Konuşmayı izleyen, yine aynı okulda Milli Güvenlik Dersleri’ne giren Dnz. Bnb. İsmail Tümer’di ve özel izinle, görevli olarak gitmişti bu toplantıya. Camiler ve okullardan sonra sıra mahallelere gelmişti. Tüma. Deniz Kutluk’un hazırladığı rapora göre ilçede altı mahallede “Kılık ve Kıyafet Kanununa Aykırı Giyinenler” mevcuttu: “Bölgede Kılık ve Kıyafet Kanunu’na aykırı giyime az rastlanılmakla birlikte, söz konusu kanuna aykırı giyinenlerin nispeten daha fazla görüldüğü mahaller aşağıda belirtilmiş olup, konu ile ilgili istihbari çalışmalara devam edilmektedir; Yeşiltepe ve Belen mahalleleri, Bağlık Mahallesi 1 no’lu ve 2 no’lu Sakindere sokakları, Atatürk İlköğretim Okulu civarı, Karga Mahallesi, Güldere Mahallesi ve Gülüç Erdem Yuva Evleri arkası Sazlık Sokak...” İlçedeki otomotiv şirketleri, döviz büroları, finans ve factoring kuruluşları ile dinlenme tesisleri de tek tek fişlendi. Her kuruluşun hangi dinî cemaat veya tarikata bağlı olduğu tesbit edildi. Böylece bu tesislere giden kişiler hakkında da kanaat oluşturuldu. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Karadeniz Bölge Komutanlığı’nın 3590-81-03 numaralı, 23 Mart 2003 tarihli, “Kdz. Ereğli’deki İrticai Kadrolaşma Çalışmaları Hakkında” raporu ve aynı kurumun 30 Nisan 2003 tarihli bir başka raporunda yazılanların bir kısmı böyleydi. Yani Çetin Doğan’ın avukatlarının Amerika’dan aldıkları rapora göre sahte dedikleri belgelerin sayı numaraları bunlardı. Şimdi sahte denen belgeyle ilgili biraz daha ayrıntılı bilgi verelim. İlk rapor, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın 1 Mayıs 1997 tarihli yazısıyla (Bu emri de Çetin Doğan 1997 yılında aldırmıştı) “tesis edilen” aynı kurumun “241034B Ocak 2003” numaralı mesajıyla yeniden aktive edileceği bildirilen “Batı Çalışma Grubu” rapor sistemi kapsamında hazırlanmış ve “Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin Kdz. Ereğli’de yürüttüğü kadrolaşma çalışmalarına ilişkin elde edilen bilgiler” sunulmuştu. Bu rapor, 2004 yılında yayımlanan bir kitapta da yer aldı. Ayrıca, sahte denen bu belgelerin ayrıntılarına, Tuncay Opçin’le birlikte hazırladığımız PİRUS adlı kitapta yer verdik. Çetin Doğan ve avukatlarının, 16 no’lu CD sahte, içindekiler sahte dedikleri bir belge de yine yıllar önce, 2003 yılında Aktüel dergisinde yayımlanan bir fakstı. Faksı tüm birliklere çeken isim Çetin Doğan’dı. Bu faksın ayrıntıları da PİRUS kitabımızın 296-299’uncu sayfalarında. İlgilenenler, “sahte” denen ancak aslında gerçek olan bu belgenin ayrıntılarına oradan ulaşabilir. Üstelik “sahte-üretildi!” denen bu belgenin üzerinde faks numarası var ve faksın çekildiği saat de belli. Faks, 15 Ocak 2003’te, saat 14:43’te Donanma Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı’na çekilmiş. Faks numarası 1. Ordu Komutanlığı Özel Müdürlüğü’ne ait. Altında da Çetin Doğan’ın emriyle çekildiği net bir şekilde görünüyor. Çetin Doğan, Balyoz Darbe Planı’nı ortaya çıkardığım gün, “yeni iktidara gelmiş bir parti için neden çalışma yapayım” minvalinde açıklamalar yapmıştı. Bu faksı okuyanlar, Çetin Doğan’ın darbe çalışmalarına aslında ne zaman başladığın net bir şekilde görebilir. 2006 yılında üretildi denen belgelerin bir bölümünün hikâyesi bu. Şimdi şu soruyu sormak gerekiyor. Bu belgeler 2006 yılında üretildiyse, 2003 yılında Aktüel dergisinde, 2004 yılında bir kitapta nasıl yer aldı? Bu belgelerin altında imzalar, sayı numaraları var. “Belgeler üretildi, sahte” diyenler, bu durumu nasıl açıklıyorlar? (Mehmet Baransu)

24 Mart 2012 Cumartesi





Habertürk'te ilginç başörtüsü yasağı!
Ciner Grubu’nun Taksim’deki binasına temizlik görevlisi kadınların başörtülü olarak alınmadıkları iddia edildi.Habertürk televizyonu ve gazetesinin de içinde yer aldığı Ciner Grubu’nun Taksim’deki binasına temizlik görevlisi kadınların başörtülü olarak alınmadıkları iddia edildi. “Gücü özgürlüğünde” sloganıyla yayın yapan Habertürk’te çalışan temizlik görevlisi kadınlara bina girişinde başlarını açma talimatı verildiği ileri sürüldü. Temizlik görevlisi başörtülü kadınların ise bu talimat gereği binaya başörtülerini çıkararak girdikleri belirtiliyor. Kurum çalışanlarından edinilen bilgiye göre kadın temizlik görevlilerinin, binaya giriş yaparken başörtülerini çıkararmaları dikkat çekiyor. Özgürlük yanlısı haberleriyle bilinen Habertürk’teki bu yasağın maksadının tam olarak ne olduğunun anlaşılamadığı ifade ediliyor.

22 Mart 2012 Perşembe





Yalan tarihle nereye kadar?
Geçen asrın ilk çeyreğinde Cihan Devleti’miz yıkılmış ve yerine
Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Yeni kurulan devletin, özellikle çanak
yalayıcıları; kraldan daha fazla kral kesilerek: “Kahrolsun eskiye ait ne varsa!
Yaşasın yeniye ait olanlar ve olacaklar!” demeye başladılar. Hem de nerede;
biliyor musunuz sevgili okuyucularım? Meclis’in çatısının altında.. Köksüzlerden
oluşan bir yığın meb’us; Meclis kürsüsüne çıkarak, başta Fatih Sultan Mehmed Han
olmak üzere bütün Osmanlı sultanları, ağza alınmaz hakaretlerle karalanıyor ve
sözüm ona tarihin çöplüğüne atılmak isteniyordu. Eskiye ait ne varsa
yekûnunu inkâr-iptal ve istiskalle işe başlanmış ve bu cümleden olarak; mahut ve
meş’um 1017 sayılı kanun çıkarılmıştı. Bu kanuna göre; eskiye ait ne kadar resmî
bina (okul, hastane, valilik, kaymakamlık, mahkeme, üniversite vb.) varsa;
bunlar padişah tuğrası ve eski yazıyla kitabe ihtiva ediyorsa, bütün hepsi
kazınıp yok edilecek veya binaları yıkılıp yer ile yeksan edilecekti!
Tarihçi-yazar Osman Öndeş’in pek yerinde tespiti ile; “Bu kanuna göre
İstanbul Valiliği yanlış binada icra-i faaliyette bulunuyor. Ya bu kanun
yürürlükten kaldırılmalı veya İstanbul Valiliği o binadan taşınmalıdır!” Ama,
burası Türkiye diyorsanız; o başka!.. Toprağı bol olsun, müteveffa Zakaryan
Kalfa, babama anlatmıştı: “... Gizli emir Ankara’dan gelmişti. Bu pis iş için
Ermeni usta ve işçiler seçilmiş ve görevlendirilmişti. Bizler gizlice kilisede
toplanıp durumu müzakere ettik. Bu emre uyarsak, bu yazıların sahipleri günün
birinde gelip Ermenilerden hesap sorarsa ne yaparız?! Uzun konuşmalardan sonra
çözümü bulmuştuk; yazı ve tuğraların üzerleri sıva ile kapatılacak; vakti
gelince üzerleri kazılıp alttaki yazılar ortaya çıkarılacaktı. Öyle yaptık. Ama,
Kağıthane boyunca onca köşklerin, kasır ve sarayların bir cm kalınlığındaki
buzlu camlarını balyozlarla kırıp tarumar etmemizi ve o tarihî eserlere nasıl
kıydığımızı anlatamam!” Ecdadını inkârla işe koyulan ve onlara küfretmeyi
maharet bilen onca köksüz ve yüreksiz insanın, bunca kini nerelerine
sığdırdığını doğrusu merak etmemek mümkün değildir!(Fuat BOL)

17 Mart 2012 Cumartesi






Yerli malına zincir marketlerde raf ambargosu
Küresel market zincirleri rafları yerli üreticiye kapamaya başladı. Raf kiraları Boğaz'daki villaların değeriyle yarışıyor! Dev marketlerin rafları cari açık yaratan karadeliklere dönüştü. Neredeyse tamamı yabancı sermayeli market zincirleri raflarda çifte standartla yerli üreticiye adı konmamış ambargo uyguluyor. Tüketim malı ithalatı bu yüzden rekor kırıyorKüresel market zincirleri rafları yerli üreticiye kapamaya başladı. Raf kiraları Boğaz'daki villaların değeriyle yarışıyor. İthal ürünler raflarda sadece kira bedeliyle yer bulurken yerli üreticiye ise elektrik faturasından personel giderine kadar marketin tüm masrafları fatura ediliyor.Yerli üretimi rafa sokmamanın bedeli ise Türkiye'ye 30 milyar dolarlık tüketim malları ithalatı olarak dönüyor. Cari açığı şişeren bu sistem istihdam ve yerli üretimin de önünde engel teşkil ediyor.Buna göre büyük bir markette 25 metrelik bir rafın aylık kirası 7 bin 500 TL'den başlıyor. Bu da neredeyse Boğaz'daki dairenin aylık kirasından daha fazla.Ayrıca yerli üretici sadece bu kira bedelini ödemekle kalmıyor. Rafa girmek isteyen işletmeler, marketin elektrik, temizlik, ısıtma ve personel gideri gibi masrafları da ödemek zorunda bırakılıyor.KOBİ DIŞLANIYORSatışların geri ödeme takvimi en erken 6 ay sonra başlıyor ve vadeli olarak gerçekleşiyor. Ekonomik gücünü kullanan markalar en değerli alanları kaparken, özellikle KOBİ'ler raflardan dışlanıyor. Sadece hipermarketlerde değil mahalle süpermarketlerinde de benzer durum hakim. Yerli markalar isyanda.KÜÇÜK ÜRETİCİ YOK EDİLİYORTürkiye Esnaf ve Sanatkârlar Odası Başkanı Bendevi Palandöken ise farklı isimler altında toplanan bedellerle küçük üretici ve KOBİ'lerin yok edildiğini söyledi.Pazarı üç uluslararası hipermarket grubunun domine ettiğini dile getiren Palandöken, "Zaten uluslararası bir markete ürününü koyan üretici elini verince kolunu alamıyor. Sonunda ya raftan çıkıyor ya da yüksek maliyetleri ödemek zorunda kalıp zarara giriyor" dedi.TÜKETİCİYİ KANDIRIYORLARReis Gıda'nın sahibi Mehmet Reis ise "bıçak kemiğe dayandı" dedi. Raf bedelleri böyle gittiği sürece hem üreticinin hem de tüketicinin daha fazla üzüleceğini vurgulayan Reis, "Yıllardır bu konuyla ilgili sesimi duyurmaya çalışıyorum. Marketler firmaları hem maddi hem de psikolojik bunalıma sokuyor" dedi.ZİNCİR MARKETLER YERLİ ÜRETİCİNİN KANINI EMİYORGeçen yıl markalaşmaya karar verip, ürettiği kurabiye ve tatlı ürün grubuyla market raflarına giren Ayso Gıda, raf bedellerine dayanamayıp hem zincir marketlerden çıktı hem de kurabiye işini bırakmak zorunda kaldı.Firmanın sahibi Kemal Sofuoğlu, şunları söyledi: "1 lira bile kazanmadığım zincir marketler koca bir borç listesi çıkarıp işi icraya kadar götürdüler. Rafa bile çıkarmadıkları, depoda beklettikleri ürünlerim için ödeme istediler. Sonra da iade için de ayrıca fatura kestiler."30 MİLYAR DOLARLIK AÇIKKüresel markalar rafların hakimi olunca en basit ürünlerde bile ithalat patlaması yaşanıyor. Her gün market raflarında gördüğümüz ürünler hem dış ticaret ve cari açığını şişiriyor hem de işsizliğin yüksek kalmasını sağlıyor. Türkiye, sadece geçen yıl 30 milyar dolarlık kişisel tüketim ithalatı ile yeni bir rekora imza atmıştı.FİYATININ YÜZDE 20'Sİ RAF BEDELİRakiplerin bulunduğu rafta ürün satışı yapabilmek için üretici hipermarkete ürünün birim fiyatının yüzde 10-20'si arasında raf bedeli ödüyor. Raf bedelinde oran marketin bulunduğu lokasyona, satış potansiyeline, ürünün bulunduğu kategoriye ve o kategorideki marka sayısına göre değişiyor.
KOBİ'NİN RAFA GİRME BEDELİ
* Raf kirası
* İnsert
* Teşhir bedeli
* Mağaza açılışı
* Ciro primi* Raf personeli bedeli
* Aydınlatma gideri
* Promosyona katılım bedeli
* Listeleme bedeli




Sivas'ta neler olmuştu?
Sivas, halkı milli manevi değerlerine hassas bir şehir. Öyle ki 1989 mahalli seçimlerinde Refah Partisi'nin belediye başkanlığı kazandığı üç şehirden biri. Sivas aynı zamanda önemli oranda Alevi vatandaşımızın da bulunduğu, geçmişteki sağ sol kavgaları sebebiyle Alevi-Sünni hassasiyetinin de zirvede olduğu bir şehir. O dönemde laik-dinci tartışmalarının da zirvede olduğunu hatırlayalım. Yine Aziz Nesin'in o dönemde dindarları rencide eden konuşmalarıyla gündemde olduğunu da unutmayalım.O dönemde DYP-SHP hükümetinin iş başında olduğu ve Sivas'a SHP kontenjanından bir valinin atandığını ve bu valinin Sivas'ın hassasiyetlerine karşı önyargılı olduğunu da hatırdan çıkarmayalım. Bu valinin, "Pir Sultan'ı seviyorum, çünkü Osmanlıya başkaldırmıştı. Siz de başkaldırın." diyerek Sivas halkının hassasiyetini kaşıyan rolünü de unutmayalım.Böyle bir ortamda hassasiyetleri kaşıyan gelişmeler yaşandı.Yıllardır Banaz ilçesinde yapılan Pir Sultan Abdal Şenlikleri o sene Sivas'a taşındı!Olayların yaşandığı Cuma gününden önce şehirde sol sendikacılar izinsiz yürüyüş yaptılar, Dev-Sol ve PKK sloganları attılar. Halkı iyice tahrik ettiler.O dönemde tahrikkar üslubuyla dindarların tepkisini çeken Aziz Nesin bu şenliklere davet edildi!Nesin burada katıldığı panelde, "Kim demişse demiş, bin yıl önceki sözler sürgit devam etmez." dediğinde, "Allahın sözleri de mi?" sorusuna, "O sizin Allahınız benim değil." cevabını vererek Sivas'ta bombanın pimini çekti!Havanın gerginleşmesine ve Cuma günü 13.30'da başlayan olayların 6 saat süreyle gelişmesine ilgisiz kalan ve adeta felakete davetiye çıkaran bir yönetim sergilendi.Ve Madımak felaketi yaşandı. 33'ü sanatçı 37 insanın yanarak can vermesi felaketi.Çok geçmedi Erzincan Başbağlar'da 33 masum insanın kurşuna dizilmesi felaketi yaşandı.Sivas davasında 33 sanığa idam cezası verildi.Olayların seyrinden bir Alevi Sünni çatışmasının körüklenmesi gibi menhus bir niyet sezilmiyor değildi.Olayın gerçek faillerinin tartışılması gerekirken olayları yatıştırmak için çırpınan belediye başkanını hedefe koyarak bir mezhep çatışmasını körükleyen o mantık ve yaklaşımın bugün de zamanaşımına uğrayan dava sebebiyle gündemde tutulmaya çalışıldığını görüyoruz. Yapılan yayınlar sonucunda Sivas davasında hiç kimse yargılanmamış hiç kimse ceza almamış gibi bir hava oluştu.Halbuki zamanaşımıyla davası düşen 125 sanıktan sadece beşiydi. Zira, "Dâvâ 21 Ekim 1993'te başladı. 125 sanık, Ankara 1 No'lu DGM'de hâkim karşısına çıktı. Davada ilk karar, 26 Aralık 1994'te geldi. 85 sanık, 2 ila 15 yıl arasında değişen hapis cezasına çarptırıldı, diğer sanıklar ise beraat etti. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 1997 yılında müdahil avukatlarının temyiz ettiği davayı bozdu. Yeniden yargılama sonucunda 33 sanık hakkında idam cezası verildi. Ancak bu karar, bir yıl sonra Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından yeniden bozuldu. Sanık sayısı da 125'ten 33'e indi. 2000 yılında kararını açıklayan Ankara 1 No'lu DGM, 33 sanık için "idam" dedi. 9 sanık 7 yıl 6'şar ay, 4 sanık 20'şer yıl, 1 sanık 15 yıl, 1 sanık 5 yıl hapis cezası aldı. 33 sanık hakkında verilen idam kararı ise 2002 yılında müebbet hapis cezasına çevrildi." Verilen cezaların ne kadar adil olduğu da kuşkulu.A.Turan Alkan'ın şu cümlelerine aynen katılıyorum:"2 Temmuz'da Sivas'ta olup bitenlerin, nitelik ve ardına gizlenmiş sinsi niyetler itibariyle Gazi Olaylarından, Başbağlar'dan, Susurluk'tan, Balyoz ve Poyrazköy emsâli oluşumlardan hiçbir farkı yok. Dava bu haliyle adliye arşivine gömülü kalmamalıdır. Herkese gerçeklerle yüzleşme şansı verilmelidir. Zamanaşımı kaldırılsın, eyvallah! Sadece yargılanmayan beş kişi için değil, yargılanan ve henüz hadise hakkında doğru-dürüst ifade bile vermeyen kişiler için de..." (Resul TOSUN)

15 Mart 2012 Perşembe





Sivas da andıç ürünü mü?
28 Şubat sürecinde gündemimize girdi, Andıç.28 Şubat'ın lideri Çevik Bir imzalı andıçla, gazeteciler Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand ile İHD Genel Başkanı Akın Birdal'ın isimlerinin PKK'lı Şemdin Sakık'ın ifadesinin arasına yerleştirilmesiydi. .Birand ve Çandar çok ağır bedeller ödedi, Sakık'ın ifadesinin yayınlanmasından sonra TİT tarafından 13 kurşunla vurulan Akın Birdal ölümden döndü.Daha sonra Sakık'ın ifadesinde böyle bir şeyin olmadığı ortaya çıktı.Andıç olayı ilginç bir şekilde 37 insanımızı kaybettiğimiz Sivas olaylarında da karşımıza çıktı.Zaman aşımı kararıyla birlikte Sivas olaylarını yeniden tartışıyoruz ama olay aydınlatılabilmiş değil.Sivas olaylarından 4 gün sonra TBMM'de kurulan ve Başkanlığını DYP Nevşehir milletvekili Osman Seyfi'nin yaptığı "Sivas Olaylarını Araştırma Komisyonu" çok kapsamlı bir rapor hazırlamıştı. Sivas olaylarının bir andıç ürünü olup olmadığı konusunu ise hem bu komisyonda görev alan hem de uzun süre Sivas Milletvekilliği yapan Abdullatif Şener ortaya atmıştı.Şener,18.01.2001 tarihinde dönemin Başbakanı Bülent Ecevit tarafından yanıtlanmasını istediği soru önergesinde, Şemdin Sakık'ın Sivas'ta terör faaliyetlerinde bulunurken Kuzey Irak'a sığındığını ve oradan Türkiye'ye getirildiğini belirterek, "Sivas olaylarında da bir andıç mevcut mudur?" diye sormuştu.Şener soru önergesinde bu konuda kitapları da olan Sivaslı yazar Salman Yüksel'in, Sivas olaylarının JİTEM merkezli bir çete tarafından organize edildiği iddialarına da yer vermişti.JİTEM'i kabul etmeyen devlet, dönemin Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu imzalı birkaç satırlık, basma kalıp yanıtında, TSK'nın yasa dışı bir faaliyetinin olmasının söz konusu olmadığı cevabını vermişti.Ancak Sivas olaylarını araştırmak üzere kurulan Meclis'in hazırladığı raporda ise karanlık noktalara işaret ediliyordu.Üzerinden 19 yıl geçmesine rağmen, raporda yer alan bazı soru işaretlerini paylaşmak istiyorum.-Eylem Cuma namazından sonra namaz sırasında dışarıda bekleyen ve namaz kılmamış olan 20-25 kişilik bir grup tarafından başlatılıyor.-Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu saat 15.30-15.40 arasında kalabalığa dağılması yönünde bir konuşma yapıyor. Bu konuşma etkili oluyor. Kalabalık dağılırken, küçük bir grup slogan atmak suretiyle topluluğu bir arada tutuyor. -Sivas Emniyet Müdürü Doğuhan Öner, Vali Ahmet Karabilgin'e, "Topluluğu dağıtalım mı?" diye sorduğunu ancak, "Hayır" cevabını aldığını belirtiyor.Tuğay Komutanı ise Vali'ye 3 kez, "Sorumluları neden almıyoruz" diye sorduğunu ancak,"Kontrolümüz altında" yanıtını aldığını belirtiyor.Sivas Emniyet Müdürü, komisyona verdiği bilgide topluluğun akşam 19.00'a kadar kontrol altında tutulduğunu ifade ediyor.Kalabalık dağıtılırsa Alevilerin oturduğu mahallelere dağılır, o nedenle bir arada tutuldu diye bir savunma getirilebilir. Dönemin Sivas Milletvekili Ziya Halis, Cumhurbaşkanı Demirel ile Başbakan Çiller'in güvenlik birimlerine "müdahale etmeyin" talimatı verdiğini belirtiyor. Bu bilgi de yukarıdakilerini tamamlıyor. Ama bu savunma topluluk psikolojisinin provokasyona ne kadar açık olduğunu bilmemekten öte bir anlam ifade etmez. Ziya Halis de, "Bu faciaya neden oldu" diyor. -Yetinilmiyor bir de, tepkiye neden olan heykel, depoya kaldırılmak üzere bir araca yüklenmişken, valiliğin emriyle kalabalığın ortasından geçiriliyor bu da öfkeli kalabalığı galeyana getiriyor.-Madımak Oteli'nin yakılması bir gece yarısı, gizli eller tarafından bir anda tezgahlanmıyor. Tam 8 saat boyunca öfkeli bir kalabalık İstasyon Caddesi ile Madımak Oteli'nin önünde gidip geliyor.Peki o sırada birkaç saatlik mesafedeki Kayseri ya da Tokat'tan takviye birlikler getirilemez mi? Sivas'taki askeri birlikleri dahi kullanmıyorlar ki.Ellerindeki askeri birliği saat 19.45'te olay yerine gönderiyorlar. Acemi erler geliyor, kalabalığın arkasında sıralanıyor.Neden kalabalığın arkasına diziliyorlar, neden otelde kalabalık arasında bir barikat oluşturmuyorlar ve neden kalabalığın dağılması için müdahale etmiyorlar?Neden neden...neden? Saat 20.05'te yangın başlıyor. Kademe kademe tırmanıyor. Alay Komutanı'nın emri üzerine özel tim olay yerine intikal ediyor. Ve havaya ateş açıyor. 3 dakika içinde kalabalıktan eser kalmıyor.Saat kaç? 21.03. Yani Madımak Oteli yanmış, insanlarımız içinde ölmüş.Peki bu özel tim daha önce getirilemez miydi? Bu kalabalık daha önce dağıtılamaz mıydı?Ama olay burada da bitmiyor?Bu kalabalık kaçarken, Sivas Kongresi'nin yapıldığı müzenin önündeki Atatürk büstünü yıkıyor.İki buçuk metrelik bir kaide üzerinde duruyor büst. 25-300 kilogram ağırlığında. Yapıldığı günden bu yana civataları sökülmediği için paslanmış. Ancak bu kalabalık 10 dakika içinde bu büstü söküyor ve bir mermer parçası dahi çatlatılmadan yere yıkıyor.Bir provokasyon ancak böyle olur.Sivas olayları meydana geldiğinde işbaşında DYP-SHP koalisyon hükümeti vardı. Erdal İnönü Başbakan Yardımcısı, Sivas Valisi Ahmet Karabilgin ise Erdal Bey'in danışmanıydı. Olaylar başladığı andan itibaren topluluğu bir arada tutmak yerine dağıtılması tercih edilse, Sünni ve Alevi kesim üzerinde etkili insanlar devreye sokulsa Sivas bu utancı yaşamazdı.Onları da geçtim.Yine rapordan aktarıyorum.MİT olay günü saat 11.00'de olayın istihbaratını alıyor. "MİT İstihbarat Bölge Başkanı saat 11.30 sıralarında bu bilgiyi başka kimseyi bulamadığı için Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nden bir polise şifahi olarak ilettiğini, Müsteşarlığa da bildirdiğini söylemiştir"Peki olay başlamadan önce alınan istihbaratın gereği için ne yapıldı?Sonuç ortada.Ben tekrar andıç olayına dönmek istiyorum. Kimse bu sorudan kaçamaz.Burada amaç Alevi kesimi 28 Şubat'a doğal destekçi yapmak mıydı? (A.kadir SELVİ)

13 Mart 2012 Salı





Cemaate (Yeni) Sürek Avı!
Malumunuz, sürek avı, çok sayıda avcının, avların kaçmalarına fırsat vermeyecek şekilde çok yönlü, ısrarla ve uzun süre kovalamalarıdır. Pek çok avcıyla, sadık köpeklerle ve kalabalık ekip halinde yapılan sürek avlarında av durumunda olanlar pek çok telefat verirler.Sürek avı sadece av hayvanlarına yönelik olmaz. Bizim gibi tam demokratikleşememiş, otoriter eğilimlerin güçlü olduğu ülkelerde, devlete hükmeden güçler tarafından yer yer toplumun farklı kesimlerine de sürek avları, toplu imha projeleri, tasfiye çalışmaları uygulanır. Devlet ve onun kurumları yanlarına güdümlü basını, kendilerine sadık aydınları, yazar-çizerleri vs. alarak tehdit ve tehlike gördüklerine karşı sürek avı başlatırlar. Hedef kitleyi pek çok yönden kuşatırlar, mercek altına alırlar, manüplatif haberlerle, yalan verilerle sıkıştırırlar, toplum nezdinde itibarsızlaştırmaya çalışırlar. Sürek avı Cumhuriyet döneminde özellikle dindar kesimlere, cemaatlere, tarikatlara karşı çok defa yapıldı. “Laikliğin, devrimlerin tehlikede olduğu!”, “irticanın azdığı!” gibi üretilmiş gerekçeler üzerine bu ülkede çok sürek avı yapıldı; çok mazlumların kanına girildi; haklar gasbedildi. İstiklal mahkemelerinden, Menemen hadisesine, darbeler sonrası yapılan imha planlarına kadar pek çok olay, devletin merkezine yerleşmiş güçlerin toplumun bazı kesimlerine karşı sürek avı olarak görülebilir.1980 ihtilali sonrası TRT “sağcı“ ve “solcu”ların yanında, hergün “irticacılar” diye yakalanan pek çok tasavvuf erbabını ekrana çıkarırdı. İnsanlar, “laiklik”-“devrimler” vs gerekçe gösterilerek merkez güçlerce sürek avına maruz kalırlardı.“Her taşın altında” gösterilen “The cemaat” için 28 Şubat sürecinde bir sürek avı yapılmıştı. Her gün cemaatin tehdit ve tehlikesi gündeme getirilir, gazeteler Tv’ler cemaatin devleti nasıl ele geçirdiğinden, nasıl örgütlendiğinden, irticayı nasıl hortlattığından vs. bahseder dururdu. 28 Şubat bütün dindarların, cemaatlerin, hatta muhafazakârların sıkıntı yaşadığı bir dönemdi. Bu, cemaat için “imha” denemesinin yaşandığı bir süreçti.Cemaatten tanıdığım insanlar son bir yıl içinde 28 Şubatta maruz kaldıklarına benzer bir muamele ile karşı karşıya kaldıklarını, sürekli ve sonuna kadar destek verdikleri AKP hükümeti tarafından dışlandıklarını, ötekileştirildiklerini ifade ediyorlar. Özellikle devlet memurları ve Ankara bürokrasisinde yer alan cemaate yakın insanlar AKP hükümetinin son yıllarda takındığı itici-dışlayıcı tavırlardan fazlasıyla muzdaripler. Uzun süre olanları “münferit olaylar” diye düşündüklerini, ancak son dönemde böyle düşünmenin imkânı kalmadığını, 28 Şubattakine benzer şekilde “cemaat” avı başlatıldığını beyan ediyorlar.AKP hükümetinin özellikle personel alımı ve mevcut personelin terfisi noktasında cemaate karşı (onca destek ve katkıya rağmen) oldukça vefasız davrandığı belirtiliyor. AK Parti hükümetinin ve AK Parti içindeki bazı kesimlerin cemaate yakın insanları, bürokratları tehdit ve tehlike olarak algıladığı; cemaate çok sıkı bir süzgeç uyguladığı söyleniyor. Piyasada dolaşan mübalağalı ifadelerin ve kara propagandaların aksine cemaat mensupları kıyaslamalar yapıyorlar ve hodri meydan diyerek AKP’yi muhasebeye davet ediyorlar.Muhatap olduğum cemaatten bir şahıs olayı somutlaştırarak: “Hiçbir AKP hükümetine destek vermemiş, AKP aleyhine defalarca ve açıktan talimatlar vermiş bir kesimin (S) adamları, her noktaya engelsiz-blokajsız gelirlerken, cemaatle ilgili kişiler önemli makamlara (valilik, genel müdürlük, kurum başkanlıkları vs) yaklaştırılmıyor” diyor. “Bir tarikatın her dönemde 3 bakanı oldu; hala var. Olsun rahatsız değiliz. Ama “heryeri işgal ediyor” diye linç edilmeye çalışılan cemaatin hiç bakanı yok, hiç müsteşarı yok. 550 milletvekili içinde birkaç mebusu, 81 il içinde birkaç valisi, 300 genel müdür içinde bir elin parmağını geçmeyecek genel müdürü var. Onlar da birileri tarafından sürekli dile dolanıyor ve alaşağı edilmek için uğraşılıyor” diyor.“İktidar ve istiklal ortak istemez” derler. Elbette AKP hükümeti ve Başbakan, cemaati hükümete ortak etmek durumunda değil. Ancak siyasal partiler aynı zamanda toplumsal kesimlerin, görüşlerin güç birliği ettiği bir çatıdır. Siyasal partiler ve liderler kendilerine oy veren kesimlerin haklarını korumak, beklentilerini karşılamak durumundadırlar. Yoğun ve yaygın eğitim faaliyeti içinde olan bir kesimin okuttuğu insanların bürokrasinin, devletin belirli yerlerine gelmesinden daha doğal bir şey yoktur. Nitekim bu insanlar esnaf, işadamı, öğretmen, mühendis vs. olduğu gibi memur, bürokrat da olmaktadırlar; olmalıdırlar. Hiçbir siyasi parti homojen, aynı düşünen kesimlerden oluşmaz. Siyasal hareketler içinde farklı renkler-tonlar, ittifaklar vardır. Bunlar, sandıkta destek oldukları parti iktidar olduğunda nimetinden yararlanmak isterler. AK Parti hükümetinin bu kesimden sandıkta, seçimlerde sonuna kadar yararlanırken, devletin nimetlerinden mahrum etmeye çalışması, mevhum bazı korkularla itmesi, uzaklaştırması siyaseten intihardır. Siyasi basiretsizliktir.Son zamanlarda Nazlı Ilıcak’ın dediği gibi sadece Ergenekoncu, laikçi kesimler tarafından değil, sanki hükümet cenahı tarafından da cemaate bir taarruz, sürek avı söz konusu. Polemiklere girmekten kaçınsalar da, cemaat cenahı son dönemlerde AKP’nin izlediği, dışlayıcı, tehdit olarak gören tavır ve tutumlardan fazlasıyla rahatsızlar.Cemaatten şahıs: “Yeni açılan bir kamu üniversitesine cemaatten eleman almamak için çok sıkı tedbirler uyguladılar. Hoca olarak zaten almadılar. Bunu çok defa açıkça ve rencide edici şekilde deklare de ettiler. Ama son yaşadığımız vak’a bize 28 şubat sürecini hatırlattı. Cemaatten çocuklardan olduğunu düşündükleri birkaç asistana bir hocanın: “Siz kimsiniz? Cemaatten misiniz? Evleriniz nerede? Gelip evlerinizi kontrol edeceğiz” dediğini aktarıyor. Yüzde 50’lerde oylar almak, üstüste 3 defa iktidara gelmek hükümetin kendisini çok güçlü hissetmesini, her istediğini yapabileceğini düşünmesini sağlıyor olabilir. Ancak demokrasilerde siyasal partiler toplumsal tabanlara dayanır. Oy hesabıyla ayakta kalırlar. Son gerilimler sanki AKP hükümetinin bazı kesimleri gözden çıkardığını ve onları dikkate almadığını gösteriyor. Militer güçlerin nisbi olarak zayıfladığı, Ergenekon tarzı derin yapıların kısmen kontrol altına alındığı böyle bir dönemde AKP, cemaati engel görüyor ve sanki ondan da kutulmak istiyor gibi.. Sayın Sultan, Hülafayi Ruyi Zemin şu anda gözünü karartmış durumda. Farklı bir güce, alternatif bir harekete tahammülü yok!… Yanındakilerin fikir beyan etmelerine bile dayanabilecek durumda değil. 11 Eylül sonrası dünyaya meydan okuyan oğul Bush gibi ”ya benimlesiniz, ya da bana karşı!” modunda… Kimseye üçüncü alternatif bırakmıyor…Düne kadar refik gördüğü; oyundan, tabanından, gücünden yararlandığı cemaati, AKP (başbakan diyebiliriz, zira AKP’de başbakan dışında bir ses yok) artık rakip görüyor; imha edilmesi, olmazsa terbiye edilmesi gereken bir kesim olarak algılıyor.Cemaat 28 Şubat sürecinde de “devlete sızmakla”, “paralel devlet oluşturmakla” suçlanıyordu. O zaman suçlayanlar 28 Şubatçılardı, laikçilerdi, militaristlerdi, masonlardı, beyaz efendilerdi. Bu gün aradan geçen 15 yılda cemaat yine aynı saldırıyla karşı karşıya. Ama bu defa cemaatten endişe duyan ve imha için düğmeye basan cemaatin pür destek verdiği, arkasında durduğu bir siyasal parti, bir lider. Cemaat için değişen bir şey yok. Muhatap değişti; ama atfı cürüm aynı, karalama aynı, linç girişimi benzer. Hükümet giderek otoriterleşmeye yürüyor. Güçler ayrılığı darmadağın. Karizmatik lider kişisel bir takıntıdan dolayı 10 yıldır arkasını toplayan, kendisine payanda olan kesimleri, kurumları, dostlarını bir hamlede siliyor, refiklerini potansiyel rakip ve düşman olarak görüyor. Kuruntulara ve vehimlere girerek, mabeyndeki goygoycularının dolmuşuna binerek dün üzerinden yürüdüğü, yarın mecbur olduğu köprüleri yıkıyor.Sultanı şahanelerinin son çıkışı yeni değil. Balkon konuşmasında teşekkür eder etmez, kılıcını savurmaya, kendine mutlak temenna durmayanların, (Cumhurbaşkanına yakınlar dahil) kellelerini almaya başlamıştı. MİT krizi çıka(rıla)na kadar biçtiği fidanların haddi hesabı yoktu. Kendi Fidan’ını planladığı kıyıma, sürek avına gerekçe haline getirdi. Bu olay üzerinden tansiyonu yükseltti. Yandaş medyasına PH yatırdı. Ta ki kıyımlara, tahrip ettiği dostluklara kamuoyu nezdinde bir mazeret teşkil etsin!..Günahkar insanlar işledikleri günahın yük ve vebalinden dolayı meleklerin olmasından rahatsız olurmuş Başbakan ve hükümetin önde gelenleri son zamanlarda kabiliyet ve liyakat, beceri vs değil, sadece sadakat istiyorlar. Sorgulamayan, irdelemeyen, kurcalamayan körü körüne sadakat!…Sanırım cemaatin ve elemanlarının bu gözü kapalı sadakati göstermeyeceğini biliyorlar. Dahası belki de bazı arızalarına, sıkıntılı hallerine muttali olmalarından çekiniyorlar. Bunun kesin çözümünü de cemaati heryerden kazımakta, iflah etmemekte buluyorlar…(Yusuf GEZGİN)




İşte 11 işçinin ölümünden sorumlu olanlar

İstanbul Esenyurt'ta 11 işçinin ihmaller zinciri sonrasında yanarak can verdiği Marmara Park isimli AVM'nin Alman 'devleri' ECE ve DWS firmaları ile Finansbank, İş GYO ve Kayı
İnşaat işbirliğiyle yapıldığı ortaya çıktı.

İstanbul Esenyurt'ta bir inşaatın şantiyesinde inşaat işçilerinin kaldığı
çadırlarda çıkan yangın sonucu 11 inşaat işçisi hayatını kaybetti. İstanbul
Esenyurt'ta 11 işçinin ihmaller zinciri sonrasında yanarak can verdiği Marmara
Park isimli AVM'nin Alman 'devleri' ECE ve DWS firmaları ile Finansbank, İş GYO
ve Kayı İnşaat işbirliğiyle yapıldığı ortaya çıktı. Yangınla ilgili aralarında
şantiye şefinin de bulunduğu 11 kişi gözaltına alındı.

SORUMLULAR KİMLER?
Esenyurt'ta Marmara Park adlı alışveriş merkezinin inşaatında çıkan yangında 11
işçi yaşamını yitirdi. Yangının çıktığı şantiyedeki işçiler 10 kişilik
çadırlarda 35 kişi yaşıyordu. Bu şartlar Alman 'devleri' ECE ve DWS firmaları
ile Finansbank, İş GYO ve Kayı İnşaat'ın inşa ettiği Marmara Park işçilerine
reva görülen çalışma şartlarıydı.

Ece Türkiye, Deutsche Bank’ın yatırım şirketi DWS ile Finansbank, İş GYO ve
Kayı İnşaat işbirliği ile inşa edilen Marmara Park'ın temeli, 1 Mart 2011 Salı
günü Esenyurt Belediye Başkanı Necmi Kadıoğlu, AKP Esenyurt İlçe Başkanı Şenay
Değer, Ece Türkiye Genel Müdürü Andreas Hohlmann, Finansbank Genel Müdürü Sinan
Şahinbaş, İş GYO Genel Müdürü Turgay Tanes ve Kayı Holding Yönetim Kurulu Başkan
Yardımcısı Orhun Kartal'ın da katıldığı bir törenle atılmıştı.

Olayda adı geçen Kayı inşaatın avukatı Gürkan Akın ,Kayı inşaatın bu konuda
bir sorumluluğu bulunmadığını sorumluluğun alt taşeron olan Kaldem Yapı inşaatta
olduğunu işçilerin bu firmanın sigortası altında çalıştığını belirtesrek şu an
bizde savcılıktan gelecek açıklama bilgileri bekliyoruz bununla ilgil
bilgilendirme yapılacak diye konuştu.

ECE TÜRKİYE KİMDİR?

Marmara Park'ı yaptıran Alman firması ECE'nin Türkiye ayağı ECE TÜRKİYE.
Şirket, 2000 yılından bu yana Türkiye'de faaliyet gösteriyor. On yılda
Metrocity, Beylikdüzü Migros, CarrefourSA Maltepe Park, Ankara’da ANKAmall,
Antalya’da Antalya Migros ve Eskişehir’de Espark Alışveriş Merkezi gibi
yatırımlarda bulunan Ece Türkiye'ye EGSİAD'dan da 2009 yılında "Yılın Yabancı Yatırımcısı" ödülünü almıştı.
İŞ GYO ECE İLE BİRLİKTE
Söz konusu AVM'nin inşaasına başlamadan önce düzenlenen basın toplantısında
ş GYO Genel Müdürü Turgay Tanes de bir konuşma yapmış ve "Kurum kültürleri büyük
uyum içinde. ECE Türkiye ile çok önemli bir proje geliştirdik. Beylikdüzü /
Esenyurt bölgesindeki artan nüfusun ihtiyaçlarının karşılanması ve istihdam
sağlanması gibi konularda rol oynayacağına inandığımız böyle bir projenin
parçası olmak da bizi mutlu ediyor” demişti




Kim yahu bu 'bir firma!'

Önce Afşin-Elbistan’da ‘bir firma’nın maden ocağında göçük meydana geldi, 9
kişi hayatını kaybetti. Ardından Adana’da özel ‘bir firma’ya Köprü Barajı’nın kapağı yıkıldı, 8 işçi
hayatını kaybetti. Dün de İstanbul’da bir Alışveriş Merkezi (Medya buna AVM diyor) inşaatında
yangın çıktı, çadırlarda kalan 11 işçi yanarak can verdi.
Başımızda ‘bir piyasa’ vardı, hani şu çok hassas olan, en küçük moral bozucu
gelişmede düşen, bir de çalıştırdığı insanların ölümüne yol açan bir firma var.
Uyuşturucu veya fuhuş baskınında yakalananların kimliğini vermekte hiçbir
sakınca görmeyen medyamız, iş reklam verene gelince pek hassaslaşıyor.
Ne madenin, ne yıkılan barajın ne de yangın çıkan inşaatın sahibini afişe etmiyor.
Özel sektör dayanışması böyle bir şey olsa gerek.
Medyamız iş patronlar olunca özel hayatın dokunulmazlığına müthiş saygı
gösteriyor. Sıradan insanların böyle bir hakkı olabileceği pek aklına gelmiyor.
Nasıl kendine yakın generaller, akademisyenler veya gazeteciler tutuklanmaya
başladığında birden uzun tutukluluk süresini keşfetti.
Bu davalar sayesinde bütün insan hakları ihlallerine alkış tutan gazeteciler
“Habeas Corpus” uzmanı kesildi ve “Masumiyet ilkesinin” yılmaz bekçisi oldu, şimdi de böyle.
Birkaç gün haberlerde izleriz işçilerin kötü kaderini, sonra Afşin’de, Adana’da olduğu gibi unutup gideceğiz. İnsanın değerini servetine göre değerlendiren bir sistemimiz var.
İşçiler patır patır ölüyor, her konuda açıklama yapmaya bayılan TÜSİAD tam
siper oluyor. Ne de olsa patronların canı ve cebinden sorumlu sivil toplum
kuruluşu! Patronlara ve çıkarlarına halel gelmesin de işçiler ölebilir.(Ergun BABAHAN)

10 Mart 2012 Cumartesi





Murdoch, kamuoyu ve devlet adamlığı

Geçen hafta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın randevu verdiği Rupert Murdoch, Amerikalı medya devi.New Corporation'un kurucusu ve dünyanın en büyük ikinci büyük medya holdinginin sahibi. (Marksist dille söylersek tröstü ya da tekeli.) Satışa çıkan atv-Sabah ikilisine 1.2 milyar dolara talip. Murdoch aslında Avustralya doğumlu. 1985'te Amerikan vatandaşı olmuş. Gazetecilik baba mesleği. 1950'den başlayarak dünya medya sektöründe çıkışı var. The Wall Street Journal, The Times, Twentieth Century Fox, HarperCollins, BskyB gibi büyük medya markalarının sahibi. Şu anda 50 ülkede 800'den fazla medya şirketi var. 2011 Forbes en zenginler listesinde Murdoch 9 milyar dolar net varlıkla Amerika'nın 38'inci, dünyanın 73'üncü en zengin insanı. Sahibi olduğu News of The World ve The Sun gazetelerinin karıştığı, İngiliz polisi ve FBI'ın dahil olduğu, "rüşvet, yolsuzluk" olayları tüm dünyada oldukça yankılandı ve itibar kaybına yol açtı. Murdoch çoğu zaman medya eliyle siyaseti yönlendirmesi nedeniyle eleştirilen bir kişilik. Bu eleştiriler, tüm Murdoch medyasının Irak savaşında az ya da çok Bush yönetimini desteklemesi nedeniyle en üst seviyeye ulaşmıştı. Amerikan siyasetindeki anlamıyla Neo-muhafazakâr olduğu tahmin edilen, İsrail'i desteklediği düşünülen Murdoch'un ideolojiden çok parayı ve gücü sevdiği, güç kimdeyse onun yanında olduğu şeklinde düşünen de çoktur. Yani Murdoch'a kısaca fırsatçı ya da oportünist diyen de vardır. İşte geçen hafta Başbakan'la konuşan Rupert Murdoch böyle bir medya kişiliğidir. Murdoch 2006 yılında TGRT'yi 98 milyon dolara aldı. Türkiye medya pazarına adım attı. Fox TV'ye dönüşen TGRT 2010 yılına kadar yanlış yönetim politikaları (Müslüman mahallesinde salyangoz satma isteği) nedeniyle çok önemli bir varlık gösteremedi. Türk Genel Müdür Yardımcısı Koray Altınsoy'un yönetimdeki ağırlığının artmasıyla Fox TV atağa geçti, hatta Kanal D, Show'dan sonra üçüncü kanal olmanın çıkış eğilimini yakaladı. Bildiğiniz üzere 6112 sayılı kanuna göre yabancı sermaye doğrudan Türkiye'de bir televizyonun en fazla %50 ödenmiş sermayesine sahip olabilir. İkiden fazla da televizyonda ortaklığı bulunamaz. Peki nasıl oluyor da Fox TV'nin sahibi tek başına Murdoch olabiliyor? Bu soruyu ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Televizyonda yabancı sermaye kısıtlamasına karşı olduğum için bu konuyu açmayayım. Buradaki çözüm "Anayasa bir kere delinmekle bir şey olmaz" diyen Özal'ın çözümüne benziyor. Herkes yasayı biliyor ama göz yumuyor. 6112 sayılı yasadaki diğer bir madde ise tekelciliğin önüne geçmek için konulan bir madde. Hiçbir medya grubu televizyon reklam gelirlerinin % 25'ine sahip olamıyor. Kaba bir hesap yaparsak bu %25 izleyici payına sahip olamıyor demek de olabilir. Bu madde bir bakıma Türkiye'nin kamuoyunu yabancı sermaye de dahil olmak üzere hiçbir patronun tek başına "domine" etmemesinin garantisi. Ancak pratikte "etkili medya" diye bir şeyin de olduğunu unutmamak lazım. %25 izlenme payı ile elinizde bir de gazete olursa akıllara istediğiniz düşünce virüsünü salmanız mümkün. Bu nedenle Murdoch'un atv-Sabah sahipliğini daha fazla tartışmalıyız. Yabancı sermayenin, hele de "gücü seven bir sermayenin" (en güçlünün de kim olduğu meydanda) bugünkü Türkiye medya pazarında atv'yi de alarak önemli bir oyuncu olmasının sakıncası yok. Hatta kaliteli televizyonculuk açısından faydası var. Ancak aynı güç siyasi gündem oluşturmada daha önemli bir araç olan gazeteye de sahip olursa orada bir hatta iki kere düşünmek lazım. Bu ülke hiçbirimizin babasının malı değil. Atalarımızın, bizim, çocuklarımızın bu ülke üzerinde hakkı var. Bu tür kararları verirken, %50 arkamızda olsa bile politikacı gibi kısa vadeli düşünmemeli, devlet adamı gibi uzun vadeli düşünmeliyiz. Başbakan'ın da devlet adamı gibi düşüneceğinden eminim. (Ali Atıf BİR)





Olmaz demeyin, olmaz olmaz...

Eski Türkiye’nin önemli gazetesinin patronu tarafından “Yaptıysa şerefsizdir” sözüyle türbülansa sokulan bizim ‘pop sosyolog’ ister misiniz Sabah gazetesinin başına gelsin? Alay ettiğimi
düşündüğünüzü hisseder gibiyim; ama çok ciddiyim ben...
Anlatayım: Eski Türkiye’nin önemli gazetesi, çeşitli şirket evlilikleriyle, Almanya’nın pop medyasının amiral gemisi Bild’i çıkaran Axel Springer grubuyla ortak; Bild’in başında da bizim ‘pop sosyolog’un kankası sayabileceğiniz cerbezeli Kai Diekmann bulunuyor... Axel Grubuyla evlilik sebebiyle Hürriyet’in yönetiminde Kai Diekmann; nasıl oluyorsa oluyor, Rupert Murdoch’un ana şirketi News International’un da yönetim kurulunda.
Murdoch’un her yıl Londra’da verdiği büyük partiye Kai Diekmann son birkaç yıldır yanına kimi alıp gidiyor dersiniz?
Evet, bildiniz: ‘Pop sosyologu’... Sütununda kaç Murdoch methiyesi okuduk, hatırlayın...
Satışa çıkarılmış Sabah-atv grubuna çoktandır tâlip Murdoch’a itirazlar olduğunu duyuyordum; Başbakan Tayyip Erdoğan’ı ziyareti itirazları kaldırma niyetiyle ilgili olabilir. TGRT’yi alarak Fox-Tv’ye dönüştüren dünyanın en büyük medya patronu, yeni bir kanal ve önemli bir gazeteyi satın
alarak ülkemizin de en büyük patronu haline dönüşebilir...
Fox-Tv son genel seçimde Başbakan Erdoğan’ın ısrarlı davetlere rağmen yayınına çıkmadığı tek kanaldı. İngiltere’de Murdoch’la resmen uğraşılıyor. “Medya patronudur, dokunmayalım” diyen yok; tam tersine, “En büyük medya patronudur, yeterince dikkatli davranmadı, dokunalım” deniyor. 167 yıldır çıkan, iki milyondan fazla satan ve kasaya büyük kâr bırakan haftalık ‘News of the World’ gazetesini kapatmak zorunda kaldı; on kadar ‘gazeteci’ çalışanı hapiste... Oğlu James ile yöneticilerden Rebekah Woods da cezaevine düşebilir. Yasaya aykırı davranışlara onay verdiği iddiası yüzünden başına geliyor bu işler... İnsanların telefon konuşmalarını dinlemiş, sonradan öldürüldüğü anlaşılan kaçırılmış bir kız çocuğunun cep telefonuna uzaktan müdahale etmiş,
ayrıca haber kaynağı polislere de rüşvet dağıtmışlar...
Gözaltına alınmalar, tutuklamalar devam ederse, bakmışsınız, News International yönetim kurulunda Bild’in başındaki Kai Diekmann’dan başka serbest insan kalmamış...
Politikacıların ‘rövanşist’ olduğuna inansam, “İngiltere Başbakanı David Cameron Muhafazakâr Parti’ye (MP) yaptıklarının intikamını alıyor Murdoch’tan” derdim. Margaret Thatcher hayranıydı Murdoch; satın aldığı soğuk The Times ile sıcakkanlı Sun gazetelerini MP’nin borazanı haline dönüştürecek kadar hem de... Bir gün... O gün geldiğinde “Bize Tony Blair ve İşçi Partisi lâzım” deyiverdi Murdoch ve bütün gazeteleriyle, kanallarıyla desteğini İşçi Partisi ile Blair’e verdi. Sonrası malum: 15 yıldan fazla bir süre iktidardan mahrum kaldı Muhafazakârlar...
Şakası yok, sahibi olduğu gazete ve televizyonları politik hedefleri için tepe tepe kullanmayı doğal gören bir medya patronu Rupert Bey. ABD’de ilk satın aldığı New York Post (NYP) gazetesine adımını attığı gün yöneticiye sorduğu şey, kampanyası devam etmekte olan kentin belediye
başkanlığı için yapılacak seçimde kimi destekledikleri olmuştu... “Kimseyi” cevabı üzerine güldüğü ve “Bana en son kamuoyu araştırmasını getirin” dediği biliniyor Murdoch’un...
Araştırmada küçücük şansı bile olmadığı görülen biri için “İşte bizim adayımız” demiş ve sadece kendisine ait bir kamyonetle ismini duyurma çabasındaki gariban adayla tanışıp gazını vermiş... Tabii gazetede desteğini de...
Ed Koch NYP gazetesinin arkalamasından aldığı rüzgârla kamuoyu araştırmalarında tırmandı tırmandı ve belediye başkanı da seçilmeyi başardı. Hani “Her şey için saatler Türkiye’de 2014’e ayarlı” deniliyor ya, Murdoch iyi bir saatçidir ve o da ülkemiz için olağanüstü önemli 2014 tarihine kendince hazırlık yapıyor olabilir...
Bir bakmışsınız atv ve Sabah’ı almış
Rupert Murdoch ve bir bakmışsınız başına ‘pop
sosyologu’ getirivermiş...
Amma olur ha... (Taha Kıvanç)

9 Mart 2012 Cuma




Coca Cola ve Pepsi formülle oynadıDünyanın en büyük 2 kola firması ürünlerinin formülüyle oynama kararı aldılar. İşte sebebi...
Yeni formülde içeceğe rengini veren metilimidazol maddesi 4 kat daha az olacak. Üreticileri değişikliğe iten, bu maddenin Kaliforniya'da kanserojen maddeler arasına alınması oldu. Fareler üzerinde yapılan deneylerde, metilimidazolün kansere neden olduğu saptanmıştı. Ancak, insan sağlığı için tehdit oluşturduğuna dair kanıt bulunmuyor. Yeni formüllü kola Kaliforniya'da satışa sunuldu. Üretici firmadan yapılan açıklamada yeni ürünlerde bir tat farklı olmayacağı belirtildi. Coca-Cola ve Pepsi kola pazarının yüzde 90'ını oluşturuyor.

8 Mart 2012 Perşembe





Nasıl bir gençlik?

Başbakanın "dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz" ifadesi
polemik konusu oldu.
Demokratik devlet modeli açısından bu ifadenin sorunlu
göründüğü söylenebilir.
Hasan Cemal gibi çocuğunun dindar olmasını
istemeyenler elbet vardır.
Bu tercih onların en tabii haklarıdır da.
Lakin başbakanın bu ifadesinin ateistliğe karşı bir tercihi ifade ettiği ve
bunun bir dayatma değil bir temenni olduğunu da görmek gerekiyor.
Muhafazakâr demokrat bir kimliğin, ateizm yerine dindarlığı tercih veya telkin
etmesi doğal değil mi?
Başbakan "dinde zorlama yoktur" prensibini, kuşkusuz eleştirenlerden iyi biliyor.
Hal böyleyken Selçuklu ve Osmanlı'da bile olmayan bu zorlamayı, siyasal iktidara yakıştırmanın iyi niyet ve tarih bilinciyle bağdaşır tarafı yok.
Sanki milli eğitim temel kanunları bu yönde değiştirilmiş de, "andımız" veya "gençliğe
hitabe" gibi kutsanmış metinler halinde öğrencilere faşizanca dayatılmış!
Dayatma içermeyen her vizyonun demokraside bir yeri vardır.
Rönesans ve reform sürecini Fransız ihtilaliyle taçlandıran Avrupa, bugün gençlerini bunalım, uyuşturucu ve seksüel sapkınlıklardan koruma savaşı veriyor.
Norveç'te boşanma oranlarının yüzde 52'yi bulması üzerine, kaybedilen toplumsal melekeleri ihya etmek için parlamento bünyesinde "manevi değerler komisyonu" kurulabiliyor.
Türkiye'de muhafazakârların muhafaza ettiği cevherlerden birisi, M. Kemal'in üzerine basarak tek adam olduğu Çanakkale ruhudur.
Osmanlı'nın külleri üzerinde yeni bir Türkiye ateşini yakabilmenizin yegâne sebebi bu ruh değil miydi?
Çanakkale nesli modernist veya ateist bir ruhla arzı endam etseydi, 1915 yılı başkalarının zaferini yazacaktı.
CHP çizgisinin bu Çanakkale ruhuyla yıllardır kavgalı olduğuysa izahtan vareste bir konu.
CHP'li Emine Ülker Tarhan "dindarlığı ölçme cihazınız mı var" diye soruyor.
Bu soruyu sorması gereken en son kişilerden biri.
Bu ölçüm cihazı muhtemelen bu dünyada yoktur.
Fakat CHP'nin İslam'a yaklaşımını ölçen vicdanlar, tarihi vesikalar, gören gözler var.
"Millet düşmanınızdır" diyen bir İnönü'yü...
M. Kemal'in "aferin" notları düştüğü "Din sözcüğünün karşılığı ulusalcılıktır" kitabını yazan Samsun Milletvekili Ruşeni Barkur'u...
Koruma Kanunu adı altında çeşmelerdeki eski yazıları bile söken, Tek Parti emriyle Kur'an-ı Kerim'leri toplayan jandarmaları...
İşgal günlerinde düşmanın bile susturamadığı ezan sesinin, Tek Parti döneminde Ayasofya'dan silindiğini...
Tevrat ve İncil, Kur'an'dan asırlarca eski olduğu halde bu dinlere karşı Hristiyan ve Musevi âlemlerinde "irtica tehdidi" gibi kepazelikler yaşanmazken, bu ülkede yıllar yılı irtica yaygarası
yapanları...
"Teşkilat-ı Esasiye'ye dinimizin Hristiyanlık olduğunu yazdırmalıyız, İslam terakkiye engeldir, İslam olarak kalmayacağız" diyen ve TBMM'de Karabekir'le bu yüzden ateşli bir tartışmaya giren Mahmut Esat ve Fethi Okyar'ı...
Daha yakın zamanda İslam'a ve peygamberine hakaretten mahkûm olan Önder Sav'ı...
"Atatürk gibi bir lider varken peygamber gibi lider bekliyorlar" diyen CHP Denizli İl Başkanı'nı...
Ne çabuk unuttunuz?
Nasıl da "dindarlığınız"a toz kondurmuyorsunuz?
Dindarlık değişti de bizim haberimiz yok galiba.
Belki siz unuttunuz ama tarih ve millet unutmadı bunları.
İşte bunun için yıllardır iktidar olamıyorsunuz ya.
Bırakın dindarlığı, demokrasi katillerinin yargılanmasına bile katlanamıyorsunuz ya.
Nasıl bir gençlik istiyorsunuz bilinmez ama...
Yetiştireceğiniz nesil, yaşlandığınızda muhatap olacağınız, ilgi bekleyeceğiniz nesildir.
Gençlerdeki zevklerin bayağılığı, düşüncelerindeki asaleti de zedeler. İstikbal için şimdiden irtifa kaybetmeye başlarsınız.
Bu tehlikeyi bertaraf etmenin yolu kariyer veya diplomalardan değil, edep, fazilet, tevazu, irfan ve feraset gibi cevherlerden geçer.
Aksi takdirde bilgili edepsizlerle hayatınızı tamamlarsınız. Necip Fazıl'ın şu mısrası bunu anlatır:
Kişide yok ise hayâ ile edep
Okusa âlim olsa gene merkep gene merkep.
Aklıma Ödön Von Horvath'ın "Allahsız Gençlik" kitabı geliyor.
İflas eden bir düzenle tüm bağlarını koparan ama bu boşluğu neyle dolduracağını
bilemeyen, öğretmenlerini, ana ve babalarını küçümseyen, hezimetleri zafer
belleyen Alman gençliğini anlatır.
Politika, cinsellik ve moral değerlerin hepsini tek
bir kabın içine attığınızda kokuşma başlar.
Neyin çöküş neyin yükseliş olduğunu bilen bir gençlik gerek.





CUMHURİYET’İN KARANLIK TABLOSU

Cumhuriyet ISKI skandalini gündeme getirmiyordu, çünkü kendisi de bogazina kadar olayin
içindeydi. Zaman, iliskinin bir yönünü söyle açikliyordu: "ISKI'nin reklam
islerini yürüten ve bir musevinin sahibi oldugu Ajans Makro'nun, Göknel'in
emriyle, tirajina bakilmaksizin o zaman maddi sikinti içinde bulunan y
gazetesine güçlü ilanlar verdigi ortaya çikti." Bedrettin Dalan ise
Cumhuriyet gazetesi-Göknel baglantisini söyle açiklamisti: "Cumhuriyet'in
Göknel'e diyet borcu vardir. Bunu da Alev Coskun'un yönetim kurulu baskanligini
yaptigi kadroyla gündemdeki ISKI olayina kulak tikayarak ödüyor."
Cumhuriyet'in Milli Sef dönemindeki yükselisi ise, iki yahudi sirketinden
aldigi destek sayesinde oldu. O dönemde Türkiye'deki gazetelerin ilan isleri,
"yahudi sirketi" olan bilinen Hoffer'in, kagit isleri de yine "yahudi" olarak
bilinen Burla Biraderler'in elindeydi. Onlarin tutmayacagi bir gazetenin
yükselmesi, hatta yasamasi zordu. Cumhuriyet iste bu nedenle yükseldi.
Cumhuriyet'in masonik yapisi bugün de sürüyor. Örnegin Göknel'in masonlarla
baglantisini saglayan Mesale locasi Üstad-i Muhteremi Prof. Selçuk Erez,
Cumhuriyet gazetesi yazarlarindan. Cumhuriyet gazetesinin danismanligini da Ugur
Mumcu'nun 'holding profesörü' olarak adlandirdigi tescilli mason Çetin Özek
üstlenmis durumda. Panorama dergisinde de "Cumhuriyet Olayinin Içyüzü" kapagiyla
bildirilen haberde Cumhuriyet gazetesi Yönetim Kurulu Baskani Çetin Özek'in
avukatligini yaptigi bir özel televizyon kanaliyla Cumhuriyet arasinda
arabuluculuk faaliyetlerinden bahsedildi. Sözen'in kurmaylarindan yahudi dönmesi
Hilmi Yavuz'la Cumhuriyet gazetesi arasindaki iliskiler ise baglantinin bir
baska yönüydü. Zaman, Cumhuriyet'e 'Hodri Meydan' kösesinden su sorulari
yöneltmisti: Mumcu'nun bilgisayarindaki bilgilerin yayinlanacaginin
duyurulmasindan bir gün sonra Musevi isadamlarindan Ishak Alaton ve Gabriel Usta
Cumhuriyet gazetesini ziyaret edip, Ilhan Selçuk ve Alev Coskun'la görüstüler
mi? Jak Kamhi'ye düzenlenen 'bir tertip suikastten' 20 gün sonra, Kamhi
Cumhuriyet'i ziyarete geldi mi? Murat mahfilinde matrikül no. 42'yle
tekris olan Yunus Nadi'den, Nadir Nadi'ye , Zühal locasinda tekris edilen Mekki
Sait Esen 'den, Faik Fenik Mümtaz'a, Selamet mahfilinde tekris olan Ömer Rıza
Doğrul'dan, Adnan Dinçer'e, Erdem locasinin matrikül no. 25 olan kurucusu Mehmet
Özdemir'den, Orhan Koloğlu'na ve Hüseyin Gürel'e kadar birçok mason Cumhuriyet
camiasi içinde yerini aldi. Günümüzdeki liste ise geçmistekileri aratmayacak
nitelikte. Cumhuriyet'in bu masonik mirasinin bugünkü temsilcileri İlhan
Selçuk'dan Hikmet Çetinkaya'ya kadar uzaniyor. Zeki Saral'in Cumhuriyet'i
konu edinen Biz Bir Aileyiz adli kitabi, "Cumhuriyet gerçegini" bütün
çarpiciligiyla ortaya koyuyor. Cumhuriyet gazetesi ve perde arkasi destekçileri,
Fehmi Koru tarafindan da ayrintilariyla açiklanmisti. Yalçin Küçük Cumhuriyet
için 'TÜSIAD Gazetesi' deyimini kullaniyor. Cumhuriyet'in eski patronu Emine
Usakligil'in kocasi David Tonge'un Ingiliz istihbaratinda görev yapmasi ve
Cumhuriyet'in ilginç misyonu ise 2000'e Dogru dergisinde konu edilmisti.
"Tonge'ler, fller'ler, Henze'ler ne kadar insan haklari savunucusuysa Cumhuriyet
gazetesi de o kadar" diyordu 2000'e Dogru.Zeki Saral'in Biz Bir Aileyiz
kitabinin 44-50 sayfalarinda o dönemde Cumhuriyet Izmir temsilcisi olan Hikmet
Çetinkaya'nin 1984 yilinda ise baslattigi ekonomi muhabiri Kenan Mortan'dan
(sagda) bahsedilmekte. Kenan Mortan gazeteye büyük ölçekli holding reklamlari
buluyor ve ilginç baglantilarinin da yardimiyla gazete içinde hizla yükseliyor.
Kenan Mortan'in önlenemez yükselisinde Cumhuriyet gazetesinin bazi üst düzey
kadrosunun Mortan'in baglantilarini bilmesine ragmen katkilari olmasi,
Cumhuriyet gazetesinin alt kadrodan dürüst basin mensuplarini kuskulandiriyor.
Saral'in yazdigina göre bu siralar Manajans araciligiyla Selim Egeli (yahudi
dönmesi) bir siyasi parti adina Kenan Mortan'a ödeme yaparak Cumhuriyet
gazetesinin yayin politikasini yönlendiriyor. Peki kimdir bu Kenan Mortan?
Kenan Mortan localarda verdigi konferanslardan da tanidigimiz üst dereceli
bir mason. 27 Mart 1985 tarihinde "Ephessus" locasinda, 25 Kasim 1985 tarihinde
"Inanis" locasinda, 27 Ocak 1986 tarihinde yine "Inanis"locasinda Kenan
Mortan'in konferanslarini görüyoruz... …Ergun Göknel'in masonlarla olan
yakin iliskisi, ilk olarak, skandalin ortaya çikmasinda birinci dereden rol
oynayan eski esi Nurdan Erbug'un gazetecilerle yaptigi bir röportaj sirasinda
Göknel'in masonlarla olan baglantilarindan söz etmesiyle duyuldu. Erbug, "Ergun
siyasette basari için önemli odaklari kontrol etmesi gerektigine inaniyordu.
Masonlar ile iliskilerini Profesör Selçuk Erez ve Üstad Pinar Aran yürütürdü"
demisti. Bu iki isme baktigimizda gerçekten de mason, hem de oldukça kidemli
birer mason olduklarini görüyoruz. Selçuk Erez 1986 yilinda kurulan Mesale
locasinin kurucu ve 1. Naziri'ydi. 1987-1988 yillarinda Mesale locasi Üstad-i
Muhteremi oldu. Locaya matrikül no. 5'le kayitliydi. Mesale locasindan önceki
locasi Ideal locasiydi. Ayrica Selçuk Erez'in localarda degisik tarihlerde
konferanslari var. 14 Ekim 1987 tarihinde Mesale locasinda "Kamuoyu Arastirma
Metotlari" konulu bir konferans verdi. 20 Ocak 1988 yilinda yine Mesale
locasinda "Kimligimiz" konulu bir konferans verdi. 25 Nisan 1989 yilinda bu kez
Nilüfer locasinda "Masonlugun Kurulusu" konulu bir konferansi yer aldi.
Mesale locasi ilginç bir loca. 1987-1988 yilinda bu locanin Üstad-i
muhteremi olan Selçuk Erez, locada SHP'li Kadiköy Belediye Baskani Cengiz
Özyalçin'la beraberdi. Daha önce Sevgi locasi biraderlerinden olan Cengiz
Özyalçın, Selçuk Erez'le beraber Mesale locasinin kuruculari arasinda yer aldi.
Bu arada, Selçuk Erez'in, Göknel'le birlikte seçim sirasinda Nurettin Sözen
için çalistigini da unutmayalim. Sözen'in seçim karargahinin aslari Ergun Göknel
ve Selçuk Erez'den baska Alev Coşkun, Metin Kavuk, Muhittin Tığlı, Biltin Toker,
Hilmi Yavuz, Osman Ataman gibi isimler de yer aliyordu. Selçuk Erez,
Sözen'le Göknel'in tanismasina da araci olmustu. Yerli Bilderberg görünümündeki
Taksim toplantilari, biraderlerin dostlugunu daha da pekistirmisti. Ergun
Göknel'in baglantilarini genisleten bir baska mason dostu ise azönce ismini
saydigimiz Pinar Aran'di. Masonlar için yayinlanan Mimar Sinan dergisinde, 21
Mayis 1984 tarihinde Özlem locasinda Pınar Aran'in "Washington-Arlington
Mabetlerinin Ziyaret Intibalari" konulu bir konferans verdigini görüyoruz. Bu
belge Washington'daki localarla baglantiyi Pinar Aran'in sagladigini gösteren
önemli bir delil. Ergun Göknel'in yanindaki masonlar bununla sinirli
degildi. Ergun Göknel'in bosanma avukati Üstad Mason Çetin Yildirimakin'di.
Çetin Yıldırımakın 1531 matrikül no.'suyla Gün mason locasina kayitli. Daha önce
Türkiye Lions klüpleri baskanligini da yürüten Yildirimakin masonik camianin
kilit isimlerinden. Çetin Yildirimakin Türkiye Fikir ve Kültür Dernegi adi
altinda faaliyet gösteren masonik kurulusun Defne grubunda skandalin bir diger
kilit ismi olan Bensiyon Pinto ile beraber faaliyetlerini sürdürmekte. Sakül
Gibi adli mason dergisi, Yildirimakin'dan söyle söz ediyor: "1982-1983 Lions
Genel baskani olan Çetin Yildirimakin Gün Locasinin Üstad-i azami ve
kurucusudur. 33. dereceden bir mason olan Yildirimakin ayni zamanda Türkiye
Yüksek Mason Surasi üyesidir." Ilginç olan, Yildirimakin'in Göknel'den para
almadan avukatligini yapmasiydi (…)Loca tarafindan Ergun Göknel'in
rüsvet ve yolsuzluk konulari için görevlendirilen avukat ise yine bir Üstad-i
Muhterem: Önder Öztürel. Önder Öztürel Türkiye Fikir ve Kültür derneginin 2
Haziran 1992 tarihli toplantisina katildi. 26 Haziran 1992'de 29. dereceden 30.
dereceye yükseldi. Yine ayni yil içinde Üstad-i Muhterem oldu. 21 Mart 1986
yilinda Kültür Locasinda "Düsünüyorum O Halde Varim" konulu konferans verdi. 12
Haziran 1987 yilinda yine Kültür Locasinda "Kuvvetin Felsefesi" baslikli bir
konferansi yer aldi. Öztürel ayrica 27 Ekim 1989 ve 9 ekim 1990 tarihlerinde
yine Kültür locasinda iki konferans verdi.





Ve Çerkez Ethem olayı

Cumhuriyet tarihinin en çok tartışılan, hala üzerinde bir uzlaşma
sağlanamayan olayıdır Çerkez Ethem hadisesi.
Çerkez Ethem’in emrindeki 5 bin kişilik Kuva-yı Seyyare birlikleri,
Şubat-Eylül 1920 tarihleri arasında Mustafa Kemal’e omuz veren, Anadolu’daki
silahlı ve güvenilir tek güçtü.
Peki, o zaman Ethem’le yaşanan anlaşmazlık nereden kaynaklanıyordu? Mustafa
Kemal’in Ethem’in tavırlarından, konuşmalarından, fikirlerinden yavaş yavaş
kuşku duymaya başladığı doğrudur. Özellikle Ethem’in
“saltanatçı” olduğu yolunda kimi söylentiler Mustafa Kemal’i
tedirgin etmişti. Cumhuriyet kurulduğunda Ethem’in “ayak bağı
olacağı” yolunda fısıltılar arttıkça artıyordu Ankara’da. Böyle bir
ortamda, düzenli orduya geçilişte Ethem’e ciddi bir sorumluluk vermek tehlikeli
olabilirdi. Askeri ve siyasi yetki tümüyle Meclis’te elinde kalmalıydı. Ancak
Ethem’in Meclis’in yetkisine el koymak, Mustafa Kemal’e karşı başkaldırmak,
düzenli orduya direnmek gibi bir niyeti olmadığı gibi, bunu doğrulayacak birtek
belge de yoktur. (Cemal Şener-Çerkez Ethem Olayı)
Ethem Bey’in düzenli orduya karşı çıktığı söylentisini çürüten en önemli
kanıt, Ali Fuat Paşa ve askerleriyle omuz omuza düşmana karşı çarpışması, Ali
Fuat Paşa’nın da sözünden çıkmamasıdır. Ethem’i “çıldırtan”, kendisi iç ve dış
düşmana karşı savaşırken İsmet Paşa’nın çok sonradan Milli Mücadele’ye katılması
ve hak etmediğine inandığı Batı Cephesi Komutanlığı’na getirilmesidir. (a.g.e)
Yani Ethem’in duruşu, düzenle değil İsmet Paşa’yla ilgilidir kısacası. İsmet
Paşa da bunu doğrular zaten: “Ethem ve kardeş
leriyle çatışmam, Garp Cephesi Komutanlığına gelmemle
başladı!”
Ne olursa Ethem Bey rahatsızlanıp komutayı geçici süre için kardeşi Tevfik
Bey’e devredince olur. Tevfik Bey son derece gururlu ve başına buyruktur. Hele
de İsmet Paşa birlikler arasına adamlar gönderip Mustafa Kemal’in Ethem’i
Meclis’in önünde asacağı “yalanını” yayması Tevfik Bey’i zıvanadan çıkarır.
Ethem Bey bu dedikoduları içeren bir rapor yollar Mustafa Kemal’e ve artık İsmet
Paşa’yla çalışamayacağını bildirir; yanıt alamaz. Daha sonraları Mustafa Kemal
böyle bir rapor almadığını belirtecektir. (TBMM Gizli Oturum
Konuşmaları)
Soğukkanlı olmayı beceremez, siyasetten, ayak oyunlarından anlamaz Ethem Bey.
Ve durup dururken Milli Mücadele’ye karşı konumuna düşürülür. Yazık ki ne yazık!
Sonunda İsmet Paşa kuzeyden Refet Bey güneyden Ethem’e saldırır. Bu saldırıdan
önce, uzlaşmak amacıyla Mustafa Kemal bir heyet gönderirse de bu heyeti Tevfik
Bey kabul etmez. (Dagobert von Mikusch—Asya’yla Avrupa Arasındaki Adam Mustafa
Kemal) Ethem Bey kuvvetlerini savaşa sürmemiş, serbest bırakmış, çok büyük bir
bölümü düzenli orduya katılmış, bir bölümü dağa çıkıp Yunanlılara karşı
savaşmış, 40-50 kişiyse Yunanlılara sığınmıştır. Albay Kazım Bey,
“Ethem, emrindeki, kuvvetleri bizim üzerimize salmadı; engel oldu,
hemen hepsini dağıttı” demiştir. Ethem Bey çok hastadır artık.
Kardeşleri Yunanlılara sığınırken o Manyas köyüne gider. Ne var ki sonunda
Yunanlılara teslim olur, önce Atina’ya ardından da Berlin’e geçer.
Sonra gurbet rüzgarı onu Mısır’a ve Ürdün’e sürükler. Ağabeyleri 150’likler
için çıkan aftan yararlanıp yurda döner ama o ihanet suçlamasını kabul
etmediğinden, yargılanmak için başvurur, kabul edilmez. Ve Eylül 1948’de,
Ürdün’de, bir Çerkez topluluğu içinde vefat eder. Naaşı hala Ürdün’dedir...
Allah rahmet eylesin. (Aziz ÜSTEL)