Şahin ATABEK

29 Aralık 2012 Cumartesi







 

 

 

 

 MÜSİAD: Yerli otonun arkasındayız

Derindere Otomotiv'in 'yerli oto'su sektörün devlerini rahatsız edince medyada karalama kampanyası başlatıldı. Hürriyet, MÜSİAD ve Derindere'yi eleştirerek "Koç'un yapamadığını siz nasıl üreteceksiniz?" iması yaptı. MÜSİAD ise projeye sahip çıktı
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın aradığı babayiğit Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) içinden çıkınca İstanbul sermayesi rahatsız oldu. ATAK helikopteri, Altay tankı, insansız hava aracı ANKA gündeme geldiğinde sesini çıkarmayan, iş yerli otomobil yapmaya gelince nazlanan İstanbul sermayesi medya üzerinden projeyi karalama kampanyası başlattı. Bu kampanya 1961'de üretilen ve Devrim adı verilen ilk yerli otomobilin geçirdiği süreci hatırlattı. Dün bazı gazetelerde MÜSİAD'dan çıkan babayiğitin derneğin halkla ilişkiler çalışması olduğu ve projenin gerçekleşme ihtimalinin bulunmadığına yönelik yoruma dayalı haberler yer aldı. Derindere Otomotiv'in Yönetim Kurulu Başkanı Özkan Derindere'nin de Anadolu'ya özgü mütevazılığıyla yaptığı "Babayiğitlik iddiam yok" sözleri gözleri MÜSİAD'a çevirdi.

10 ÜYE ÇALIŞIYOR

MÜSİAD Otomotiv Kurulu Başkanı Salih Sami Atılgan, Derindere'nin de içinde bulunduğu MÜSİAD üyesi 10 şirketin bu konu üzerinde ciddi çalışmalar yaptığını söyledi. Atılgan "Özkan Bey, 'Babayiğitlik iddiam yok' diyerek, milyar dolarlık yatırım gerektiren 'yerli otomobil markası' projesinin büyüklüğüne vurgu yaptı. Teşvikler ve pazar konusu net değil. Halen konuyla ilgili TÜBİTAK'la ciddi görüşmeler yapıyoruz" şeklinde konuştu.

Şirkete 'bayisin sen bayi kal' mesajı
Derindere'nin elektrikli otomobili dün birçok gazetede eleştirildi. Hürriyet gazetesi yayınladığı yazıda Koç Holding'e sahip çıkarak, "Koç'un yapamadığını sanki Derindere başardı gibi bir algı yaratılmaya çalışıldı. Biz de bir kez daha yerli otoda yersiz bir tartışmaya şahit olduk" denildi. Vatan gazetesi de internet sitesinde Özkan Derindere'nin mütavazı açıklamasını "Babayiğit fos çıktı" manşetiyle haber yaptı. Tüm bu tartışmalar 28 Şubat'la ilgili Meclis Darbe Araştırma Komisyonu'nun raporundaki "Anadolu sermayesi bayilikten üretime geçince İstanbul sermayesi rahatsız oldu, darbe yaptırdı" tespitini akla getirdi.

TÜBİTAK'ta KRİTİK TOPLANTI
Otomotiv sektörü gelecekte içten yanmalı yerine elektrikle çalışan motorların ön plana çıkacağını hesaplıyor. Sektör temsilcileri elektrikli otomobil projelerine dört elle sarılıyor. Bu hafta TÜBİ- TAK ile elektrikli araçlar konusunda bir toplantı yapıldı. Toplantıya Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı yetkililerinin yanı sıra sektörde yetkinlik sahibi kuruluşların üst düzey Ar-Ge sorumluları katıldı. Ayrıca toplantıda konu hakkında somut çalışmaları olan akademisyenler, şemsiye kuruluşlar ve STK'ların üst düzey yöneticileri de hazır bulundu.

PR ÇALIŞMASI YAPMIYORUM
MÜSİAD Başkanı Nail Olpak, Derindere Şirketler Grubu'nun elektrikli otomobil çalışmalarının 'halkla ilişkiler' çabası olarak lanse edilmesine tepki gösterdi. Yaptığı açıklamaların farklı yerlere çekilmesini eleştiren Olpak, "Benim konuyla ilgili açıklamalarım ortada. Bu açıklamaların bu şekilde yorumlanmasına ben ne diyeyim" ifadesini kullandı.


26 Haziran 2012 Salı






50 yıldır kayıp cami bulundu

Karaköy'deki Merzifonlu Camii, 1960'ta 'Rutubete dayanıksız' gerekçesiyle Kınalıada'ya taşınmak üzere söküldü.

Tuğlalarıyla Kınalıada İskelesi'ne dolgu yapıldığı ortaya çıkan caminin minberi ise Kasımpaşa'da bir camide buldu.

Kınalıada'da tekrar inşa edilmesi iddiasıyla 1960'ta söküldükten sonra kaybolan
Merzifonlu Camii'nin minberi yıllar sonra bulundu.
Fatih Sultan Mehmet'in mescit olarak yaptırdığı, ünlü İtalyan Mimar Raimondo D'Aronco tarafından da camiye çevrilen yapının tuğla malzemesinin ise Kınalıada'nın vapur iskelesinde dolgu malzemesi olarak kullanıldığı öğrenildi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın gündeme getirdiği tek parti döneminde satılan, kapatılan, ahıra veya depoya çevrilen camilerle ilgili ilginç bir ayrıntı ortaya çıktı. Kınalıada'ya yapılmak üzere Karaköy'deki yerinden sökülen ancak sonradan kaybolan Merzifonlu Camii'nin minberi yıllar sonra bulundu. Minber, Kasımpaşa'daki Karaimam Camisi'ne monte edildi. Caminin sökülen tuğla malzemesinin ise adanın iskelesinin dolgusunda kullanıldığı öğrenildi.

RUTUBETTEN ETKİLENİYORMUŞ!

1995'ten beri İstanbul'da kaybolan yapıların izini süren İstanbul Şehri Kültür Tarihi Araştırmaları Merkezi Başkanı Süleyman Faruk Göncüoğlu, binanın depreme dayanıklı olmadığı ve rutubetten etkilendiği gerekçesiyle söküldüğünü söyledi.

Göncüoğlu, "Bu gerekçeyle sökülerek tekrar inşasına karar verildi ve Kınalıada'da yapılması ön görülüyordu. Ancak sonradan anlaşıldı ki bu cami de 27 Mayıs 1960 darbesinden nasibini almış" diye konuştu.

1960 ihtilalinden sonra sökülen caminin tuğla malzemesinin Kınalıada'nın vapur iskelesi inşaatında dolgu malzemesi olarak kullanıldığını ifade eden Göncüoğlu, "Mescit 1935'te kadro dışı bırakılıp ibadete kapatılmıştı. Sonra da uzun bir süre ardiye olarak kullanılmıştı. İhtilalin akabinde de söküldü. Bugün o bölüm hâlâ boş duruyor. Caminin önündeki Ziraat Bankası binası olarak kullanılan yapı Türkiye'nin ilk resmi mason locasıydı. Bu nedenle yapı katakulliye getirildi. Nitekim yapının yolla veya harap düşmesiyle ilgisi yoktu" dedi.

"OKYANUSTA BİR DAMLA"

Göncüoğlu, camilerle ilgili olumsuz yaklaşımın sadece Merzifonlu Camii'yle sınırlı olmadığını belirterek sözlerine şöyle devam etti: "Bu, okyanusta bir damla. Kaybolan ve heba edilen daha ne yapılar var. Bu tür yapılar bir mantığın tahribiyle alakalı. Sistematik bir tahribat söz konusuydu. Çünkü Beşiktaş'a gittiğinde Barbaros Hayrettin Paşa Türbesi ve Sinan Paşa Cami'nin dışında kadim bir Osmanlı medeniyetinin var olduğunu ifade edemezsin. Aynı şekildeKaraköy'deki omescidi kaldırdığında tamamen kimliksiz bir lokal bölge ortaya çıkar. Amaç da buydu zaten."

FATİH DÖNEMİNDE İNŞA EDİLDİ

Karaköy'deki Merzifonlu Camii, meydanın doğusunda Halil Ağa ve Kemankeş Sokağı arasında bulunan fevkâni bir küçük camiydi. İlk olarak Fatih SultanMehmed döneminde (1451-1481) mescit olarak inşa edildi. Daha sonraları camiye çevrilip Merzifonlu Vakfı'na bağlandı. Deprem nedeniyle hayli harap bir duruma gelen mescit Sultan 2. Abdülhamid tarafından, 20. yüzyıl başı mimarlığının saygın isimlerinden İtalyan Raimondo D'Aronco'ya yeniden inşa ettirilerek cami olarak ibadete tekrar açılmıştı. (Bugün)
 

10 Haziran 2012 Pazar






Belgelerle Atatürk'ün mal varlığı 

Atatürk'ün 1937 yılında bağışladığı mal varlığı bilinse de, bugüne kadar gerçek belgeler üzerinden araştırıp kimse yayınlamadı. Başbakanlıktaki belgelere göre mal varlığı şöyle:
"Atatürk'ün oteli, lunaparkı, gazoz fabrikası, şarap imalathanesi, deri fabrikası, 2 fırını, 4 lokantası, 443 baş sığırı, 13.100 baş koyunu ve 2.450 adet tavuğu olduğunu biliyor muydunuz?
Atatürk'ün mal varlığı konusu, bağışlandığı 1937'den beri bilinse de, 1968'e kadar tartışma gündemine getirilmemiş. Fethi Naci'nin 1968 tarihli "100 Soruda Atatürk'ün Temel Görüşleri" kitabı bu konuya yer vermiş. Doğan Avcıoğlu "Türkiye'nin Düzeni"nde özet geçmiş. Nihayet çok okunduğu için Atatürk'ün mal varlığı bilgisini kamuoyuna mal eden eser 1970 Şubat'ında arz-ı endam etmiş kitapçı vitrinlerine: Yazan: İsmail Cem. Adı: "Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi".
Sol hareketlerin bu canlı yıllarında Atatürk ile de sert bir hesaplaşma içine girilmişti; yani o tarihte sol, henüz Kemalizm'e eklemlenmiş değildi. Atatürk devrimlerini 'sol devrim'in bir aşaması kabul ediyor ve aşılması gerektiğini savunuyorlardı. Tabii Cumhuriyet'in ilk yıllarında solun devlet eliyle ezilmesini de bir tür tabii afet gibi değerlendiriyorlardı.
Atatürk'ün 11 Haziran 1937'de Hazine'ye devrettiği ve kendisi tarafından çıkarılan mal varlığı dökümünün orijinaline Başbakanlık Arşivi'nde ulaştım ve tam ve hatasız bir şekilde burada yayımlayacağım. Ancak önce Türkiye'de Atatürk'ün ne kadar ciddiye alındığına dair birkaç cümle.
Fethi Naci bazı hatalarla "Söylev ve Demeçler"in 4. cildinden alıyor listeyi. İsmail Cem de listeyi Naci'den aktarıyor ama kaynağını yanlış yorumlayarak onun bu bilgileri Mazhar Leventoğlu'nun "Atatürk'ün Vasiyeti" kitabından aldığını yazıyor. Derken Cem'in kitabı da başkalarına 'kaynak' oluyor! ve aynı hatalar devam edip gidiyor. Kimse gidip Başbakanlık Arşivi'ndeki orijinaline bakma zahmetine katlanmadığı için liste yalan yanlış yayımlanıp duruyor.
Biri de şu listenin orijinalini yayımlayıp tartışmalara son vermiyor ne yazık ki. Aşağıdaki liste, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nde bulunan orijinal belgeden alınmış olup mesela önceki yayınlarda "çelik fabrikası" diye geçen ibarenin aslında "çeltik fabrikası" olduğu gibi vahim hataların düzeltilmiş şeklidir.
Hazırlattığı ve altına imza attığı listeye göre Atatürk Ankara'da Orman, Yağmurbaba, Balgat, Macun, Güvercinlik, Tahar, Etimesgut ve Çakırlar çiftliklerinden oluşan Orman Çiftliği ile Yalova'daki Millet ve Baltacı, Silifke'deki Tekir ve Şövalye çiftliklerinin, Hatay Dörtyol'daki portakal bahçesi ile Karabasamak çiftliğinin, ayrıca Tarsus'taki Piloğlu çiftliğinin sahibidir.
Atatürk, Hazine'ye bağışladığı malları 6 kalemde topluyor. İlk kalem, arazidir. Buna göre toplam 154 bin 729 dönüm araziye sahip olduğunu öğreniyoruz. Ayrıntılar şöyle:
A) 582 dönüm meyve bahçeleri,
B) 700 dönüm fidanlık (650 bin adet fidan),
C) 400 dönüm Amerikan asma fidanlığı (560 bin adet kök bağ çubuğu),
D) 220 dönüm bağ (88 bin adet bağ kütüğü),
E) 375 dönüm sebze bahçesi (Fethi Naci'de 370 çıkmış),
F) 220 dönüm zeytinlik (6.600 ağaçlık),
G) 1.654 ağacın bulunduğu 17 dönüm portakallık (F. Naci 27 dönüm demiş),
H) 15 dönem kuşkonmazlık, 100 dönüm park ve bahçe ile 2.650 dönüm çayır ve yoncalık,
İ) 1.450 dönüm orman, 148 bin dönüm tarıma elverişli arazi ve meralar.
Sonra bina ve tesisler geliyor. Buna göre 51 adet binanın sahibi olduğunu yazıyor Atatürk.
A) 45 adet yönetim binası ve ikametgâhı,
B) 7 adet 15 bin baş koyun kapasiteli ağıl,
C) Aydos ve Toros yaylalarında kurulan 6 adet mandıra, 8 adet at ve sığır ahırı,
D) 7 adet ambar, 4 adet samanlık ve otluk, 6 adet hangar ve sundurma,
E) 4 adet lokanta, gazino ve eğlence yerleri, lunapark, 2 adet fırın, 2 adet sera.
3. kısımda fabrika ve imalathanelerini sıralıyor. Belgeden Atatürk'ün birer adet bira, malt, buz, soda ve gazoz, deri, tarım aletleri ve demir fabrikası ile biri Ankara'da, diğeri Yalova'da olmak üzere 2 adet modern süt fabrikası bulunduğunu öğreniyoruz. Ayrıca yine Ankara ve Yalova'da birer geniş yoğurt imalathanesi, yılda 80 ton şarap üretme kapasitesine sahip bir şarap imalathanesi, elektrikli bir değirmeni, İstanbul'daki bir çeltik fabrikasında yüzde 40 hissesi, her biri 15'er ton kaşar, 1.000 teneke beyaz peynir, 600 teneke tuzlu yağ yapmaya elverişli 2 imalathanesi faal haldeymiş.
"Umumi tesisat" başlığı altında şu bilgilere yer verilmiş:
A) Ankara ve Yalova'da iki tavuk çiftliği,
B) Yalova'daki çiftliğinde iki özel iskele ve liman tesisatı,
C) 3'ü Ankara'da, 2'si İstanbul'da olmak üzere 5 adet satış mağazası,
D) Orman Çiftliği'nde kanalizasyon, sulama, telefon ve elektrik tesisatı, küçük beton köprüler, özel yollar, içme ve su dağıtım şebekesi; Yalova ve Tekir çiftliklerinde de benzer tesisat.
E) Orman Çiftliği'nde çiftlik müzesi ile ufak çaplı bir hayvanat bahçesi tesisatı.
Listenin en ilginç kısmını ise canlı hayvanlar oluşturuyor. Buna göre Atatürk'ün,
A) Kıvırcık, merinos, karagül, karaman cinslerinden 13.100 baş koyunu,
B) Simental, Hollanda, Kırım, Jersey, Görensey, Halep ile yeni üretilen Orman ve Tekir ırklarından 443 baş sığırı,
C) İngiliz, Arap, Macar ve yerli ırklardan 69 adet koşu ve binek atı,
D) Legorn, Rhode Island ve yerli ırklardan 2.450 adet tavuğu varmış.
Liste bitmedi henüz. Son olarak sıra cansız demirbaşlarda.
Atatürk'ün cansız mal varlığı arasında 16 traktör, 13 harman ve biçerdöver makinesi ve o günün fiyatlarıyla 66 bin lira değerinde (bu rakam önce yazılıp sonra karalanmış) "bilumum" ziraat alet ve edevatı, 35 tonluk bir adet deniz motoru (Yalova Çiftliği'nde), 5 adet kamyon ve kamyoneti, 2 adet binek otomobili ile 19 adet çiftliklerin servislerinde çalıştırılan binek ve yük arabası bulunuyormuş.
Özetlersek Atatürk'ün 154 bin 729 dönüm araziye; belgede 51 yazıyor ama benim hesabıma göre 91 binaya; 6 fabrika, 5 imalathane, 1 değirmen ve 1 çeltik fabrikası ortaklığına; 2 tavuk çiftliğine, iki özel iskeleye, 5 mağazaya, çeşitli sulama vs. tesisatına, köprülere, müzeye ve hayvanat bahçesine; binlerce koyun, sığır, at ve tavuğa; traktör, deniz motoru, kamyon, kamyonet, otomobil ve servis araçlarına sahip olduğunu görüyoruz.
Sen ne diyorsun? diyenlere, gidin, laik ve Kemalist olduğundan kuşku duymadığınız İsmail Cem'in kitabını okuyun diyorum. İsmail Cem'in, Mustafa Kemal'in 1923'te Balıkesir'de söylediği şu sözleri sansürlemesi ne anlama geliyor, iyi düşünün:
"Kaç milyonerimiz var? Hiç. Bundan dolayı biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Tersine memleketimizde birçok milyonerlerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız."(Mustafa Armağan)

5 Haziran 2012 Salı






Hayal Teknesi!
AK Parti'nin Türk Telekom Arena Stadı'nda tıklım tıklım dolu tribünler eşliğinde gerçekleştirdiği İstanbul İl Kongresi henüz hafızalarımızda çok taze, çünkü üzerinden yalnızca on gün geçti...
Buna mukabil, Başbakan Erdoğan'ın Arena Stadı'nın açılış merasiminde karşılaştığı protestoları çoktan unuttuk!
Oysa sadece bir buçuk yıl önceydi:
Başbakan, üzüntüsünü '600 trilyonun karşılığı bu olmamalıydı' diyerek dile getiriyor; Seyrantepe'deki stadın yapımında Galatasaray'ın tek bir kuruşu dahi olmadığını vurguluyordu.
Erdoğan'ın açılış töreninde yuhalanmasına kimler sevinmişti? Protestoları 'hangi cephe' Başbakan'ın ve hükümetin aleyhinde kullanmıştı?
Hiç olmazsa bunu hatırlıyoruzdur!
*
Açılışta yaşananlar, o dönemde kulübün başında bulunan Adnan Polat'ın sonu olmuştu.
O merasimin üzerinden yalnızca iki buçuk ay geçtikten sonra, gazetelerin spor sayfaları Adnan Bey'in nasıl nakavt olduğunu anlatıyordu...
'-Ağır Abi'ler dediğini yaptı ve Başkan'ı yıktı:
Adnan Polat'a DERİN DARBE' (Akşam, 28 Mart 2011)
-KONGRE İHTİLALİ: Adnan Polat gitti, Ünal Aysal geliyor' (Hürriyet, 28 Mart 2011)
*
Ağır Ağabeyler mi? Pek derin bir mevzudur...
2011'in 8 Mart'ında, Adnan Polat'ı istifaya davet eden ve kulübü erken seçime çağıran İnan Kıraç'tır! Bundan bir hafta öncesinde ise başkan adayının Ünal Aysal olduğunu açıklıyordu, İnan Bey...
... ... ...
Aysal'ın 'rekor oyla' kulüp başkanı seçilmesinin ardından konuşan Adnan Polat, 'G.Saray seçimlerini CHP kazandı' diyordu!
'İnan Kıraç'la aynı günlerde' Polat'a 'Haysiyetin varsa istifa et' diye seslenmiş olan Yerli Leon (J.R.) ise CHP ile ilgili sözlerinden dolayı ateş püskürdüğü Adnan Polat'ın kulüpten ihraç edilmesini istiyordu! (11 Haziran 2011)
Jean Reno Kardeş, 'ağabeyi' İnan Kıraç'la 'dar alanda kısa paslaşmalar' yapmayı pek seviyordu.
*
'Derin Darbe' ile devrilmeden önce, Adnan Polat için 'G.S. kulüp başkanlık koltuğunu işgal altında tutan zat!' diyordu, J.R!
Bu durumda, Ünal Aysal, 'o koltuğu (bir yıl önce) işgalden kurtarmış' oluyordu!
Vaktiyle, (1970-72) Koç Holding bünyesinde çalışan Ünal Bey'in, Vehbi Koç'un damadı İnan Kıraç için vazgeçilmez bir isim olduğunu söylemeye gerek var mı?
Ünal Aysal, MİT eski müsteşarlarından Şenkal Atasagun'un da 'kanka'sıdır. İkili, Galatasaray'dan okul arkadaşıydı. Atasagun ise Süleyman Demirel'e yakın bir isim olarak biliniyor. 11 Şubat 1998'de MİT Müsteşarlığına getirildiğinde Demirel Cumhurbaşkanı idi.
*
İnan Kıraç, 11 Ekim 2010'da Süleyman Demirel Üniversitesi'nde fahri doktora payesi alırken gözyaşlarını tutamamıştı.
'Baba' ile dostlukları eskidir. İnan Bey, SDÜ'nün akademik yılı açılış töreninde salona Süleyman Demirel ve Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte girmiş ve 'üçlü' uzun süre alkışlanmıştı. Kıraç ve Kılıçdaroğlu tören öncesinde rektörün odasında bir görüşme yapmışlar ve Süleyman Bey'in gelmesini beklemişlerdi.
Demirel, Isparta'dan Ankara'ya dönerken 'Gandi Kemal'i uçağına almıştı.
Ha, bu arada... Süleyman Bey'in kontenjanından CHP'ye vekil olan isimleri unutalı da çok oldu!
*
Peki, ya...
Kemal Kılıçdaroğlu'nu TESEV kurucusu yapan işadamı İnan Kıraç olabilir mi? (Kemal Bey, başka bir işadamının ismini vermişti; neden acaba?)
Soruları şöyle de sormak mümkün:
Kılıçdaroğlu Projesi'nde İnan Kıraç'ın rolü nedir?
Baykal Operasyonu'ndan üç ay kadar önce Deniz Bey'le görüşmeye gelen işadamı kimdi?
CHP'li Yılmaz Ateş 'Geldi, o ekibi listeye alma dedi, sonra Baykal tasfiye edildi' demişti, ya...
Hepsi 'tesadüf' tabii!
*
İki yıl önce 'Kemal Kılıçdaroğlu yeni Ecevit'tir' diye anons yapan 'Yerli Leon' Baykal'ın istifasının ardından şöyle yazmıştı:
'Deniz Bey yat satın aldı, bir sahil kasabasına yerleşiyor, siyasetten tamamen çekiliyor!'
Baykal, iddiaları yalanlıyor; gönderdiği tekzipte J.R'ın 'hayal teknesi'ne bindiğini söylüyordu!
Demek ki...
İnan Kıraç'ın 'Güvenilir kaynaklardan öğrendim, CHP birinci parti çıkacak!' şeklindeki kehanetini de J.R.'ın hayal teknesine bindirmemiz gerekiyormuş!
12 Haziran 2011 genel seçimi öncesinde başka ne olmuştu? İngiliz The Economist dergisi 'CHP'ye oy verin' çağrısında bulunmuştu!
Peki, derginin Türkiye temsilciliğini yürüten kadın yazar, hangi gazetede yazıyor?
'Yerli Jean Reno'nun yönettiği gazetede!
The Economist defalarca 'Türkiye için IMF anlaşması kaçınılmaz' diye yazmıştı, unuttuk gitti...
Merkez Bankası'nın eski başkanı Gazi Erçel mi?
O günlerde sütununda ısrarla 'IMF ile anlaşma şart!' diye (Aynen Mustafa Koç gibi) tutturmuştu da; Ankara IMF'ye 'Elveda' deyince pek üzülmüştü.
Gazi Bey'e gazetesinde köşe açan da...
'Hayal Teknesi'nin kaptanı J.R.'dı! (Tamer Korkmaz)
Not:Yerli leon-J.R=Fatih Altaylı'dır (Ş.A)

29 Mayıs 2012 Salı






Balyoz sanığı paşadan intikam yemini iddiası

Dehşete düşüren ses kaydı. Balyoz sanığı Tuğamiral Cem Aziz Çakmak'a ait olduğu iddia edilen ses kaydında kan donduran tehditler yer aldı.

Balyoz sanığı Tuğamiral Mehmet Fatih İlgar'a ait olduğu iddia edilen itiraflarının ardından
internete şok bir ses kaydı daha düştü.

Buna göre Çakmak, "İki sene içinde Balyoz'un rövanşı olacak, çok can yanacak. Kendilerine en güvendikleri anda çoluk çocuk demeden rövanşı alacağız" diyor. İşte Çakmak'a ait olduğu iddia edilen inanılmaz ifadeler:

KENDİLERİNE ÇOK GÜVENDİKLERİ İÇİN ZAYIFLAR

Şimdi ben şuna inanıyorum. Bir insanın en zayıf olduğu zaman ne zamandır biliyor musun? Kendine çok güvendiği zaman. En zayıf olduğu zaman o zamandır. Ben bu kadar söyleyeyim yeter. Biz de çok güvendik ondan zayıftık. Şimdi de aynı hatayı onlar yapıyor.

KARACILAR DA YÜREKLİ ADAM ÇOK AZ

Biz 80'den sonra çok değişik bir subay tipi yetiştirdik. Menfaatlerine düşkün. Yurtdışı ve görevlere. Efendim paşa olmaya. Memleket meselelerinden uzaklaşmaya, öğrenmemeye. Bak öğrenmek yerine ne bileyim komutanın eşine reçel yapıp götürtmeye. O tip insan yetiştirdik. Çok ciddi söylüyorum bunu da. Ve onlar seçildi. Bugünkü sıkıntının sebebi odur. Bizde Deniz Kuvvetleri'nde biraz daha farklı ama Karacılar'da tamamen böyle. Yani yürekli adamsayısı çok az.

MAHKEMEYE 'ŞEREFSİZLER' DİYE BAĞIRDIM

Ben yalvardım onlara "Ne olur bunlara boynunuzu eğmeyin. Yani 'savunmalarınızda eğmeyin' diye. Ben 'sayın başkan' falan demiyorum artık. "10. Ağır Ceza Mahkemesi üyeleri" diye bağırıyorum. Ne sayın başkan ne sayın üyeler. Hiç öyle şey yok bende. Muvazzaf Denizciler'in bir tanesi söylemedi. Hepsi 10. Ağır Ceza Mahkemesi. Ve hepsi siyasi konuşma yaptı. Şunu söyledim. En sonunda dedim ki "Bu şerefsizlere sesleniyorum" onlara bakıyorum ama. "Dış mihraklara uşaklık eden şerefsizlere sesleniyorum" derken onlara böyle bakıyorum tabii. Kafalarını eğiyorlar böyle. "Bu koltuklara oturacaksınız vatana ihanetten yargılanacaksınız" dedim. Hemen salonda başladı şey. Atarım matarım yine hâkim.' Bunlar bizi esir aldı.

ÇOCUĞUNA KADAR BU İŞ BÖYLE

Hep onu söylüyorum. Allah rövanşını göstermesin onlar için. Çünkü biz bir daha böyle bir rövanşta böyle bir hata yapmayız yani. Yani Atatürk isyan oldu mu "Çoluğu çocuğu kalmasın götürün, şehri götürün" diyormuş. Adam, görüyor yani. Çocuğuna kadar. Bu iş böyle. Kendilerine en güvendikleri an en zayıf oldukları andır. Umut, "özgürlük savaşçılarının can simidiymiş" Mandela öyle diyor. 29 yıl yatıyor Mandela hücrede. Onun için umudu hiç bırakmayacağız. Umudumuz hep olacak.

BU ÜLKEDEN KAÇACAKLAR

Tabii bu daha süreç alacak daha ne kadar çekeriz bilmiyorum. Ama çok uzun süreceğini sanmıyorum. Bakalım kaç kişiyi bırakırlar, bırakırlar mı? Yani olmazsa da iş uzun sürmeyecek artık. Yani aldığımız haberler o yönde bizim. Sağlam kaynaklar. Bunun hesabı sorulacak. Tarihin yargısından kaçmaları mümkün değil. Kimse kaçamaz. Kimse. Yani bunların yatacak yerleri yok. Bunları toprak reddeder, naaşlarını toprak reddeder şerefsizim. Bir iki sene içerisinde bu manzara tam tersine dönecek. Bak söylüyorum bunu. Dersin ki "Bunu bir paşam söylemişti" dersin. Adamlar kaçacaklar. Bu ülkeden kaçacaklar çoğu. Ve rövanşı çok farklı olacak. Çok kişinin canı yanacak. Yani bunun rövanşında çok can yanacak.

AÇ KALACAKLAR

Neler var, neler var, şu anda bizim bildiğimiz neler var. Yani Almanya başka bir şey söylüyor, Amerika başka bir şey söylüyor. Alman istihbaratı var, CIA var. MOSSAD var. Onun için onlar şimdi çok büyük çalkantı içindeler. Çok. Ciddi. Tıkandılar. Bir sürü hesaplaşma olacak. İki sene çok belki bir sene içinde. Eğer biz buradan bir çıkarsak bu dışarıdakilerle çok ciddi bir hesaplaşma olacak, çok ciddi hem de. İlk şeyimiz ne biliyor musun? Aç kalacaklar. Bak söyleyeyim. Aç kalacaklar. Öyle başlayacak zaten. Bu kadar da boş değiliz ya.

Ülke iç savaşla kendine gelir

Tuğamiral Ilgar'a ait olduğu iddia edilen ses kaydında da benzer ifadeler yer almıştı. İç savaş öngörüsünün bulunulduğu kayıtta şu ifadeler dikkat çekmişti: "Çıktıktan sonra da güzel planlarımız var. Savaşsa savaş yapacağız. Yapacak bir şeyimiz yok yani. Burada bitmemesi lazım bunun. Bir iki aya kadar da ve bilgiler de gelen bilgiler de emareler de o yönde. Bir yasa tasarısı gündemde. O yasayla bizi çıkaracaklar. Bu ülke ya ekonomik krizle ya bir iç savaşla kendine gelecek. Bu iki seçenekten bir tanesi kapımızı çalacak. Ondan sonra dönüş yolu orada başlayacak."(Bugün)





Genel müdür bile namaz yüzünden atılmış

Toyota Boshoku Türkiye’nin eski genel müdürü, dini vecibelerini yerine getirdiği için işten çıkarıldığını anlatarak “Cuma’ya gitmem yasaklandı. Namaz kıldığım için İslami Terör Örgütü üyesi olmakla suçlandım” dedi.
TOYATA'DA dini inançları nedeniyle baskıya maruz kalan ve ağır şartlarda çalıştırıldıkları için sakat kalanların TBMM'ye gönderdikleri başvuru di­lekçelerine ulaşıldı. Dilekçelerde mağ­durlar yaşadıklarını anlatırken; ağır çalış­ma koşulları nedeniyle Adapazarı hastanelerinde çok sayıda çalışanın ameliyat ge­çirdiği ve işten ayrılmak durumunda bıra­kıldıkları iddia ediliyor.

Hatta şirketin eski genel müdürü bile dini inançları yüzünden baskıya maruz kaldığını, istifa etmeye zonlandığını belirterek Meclis'e başvur­muş. Toyota Boshoku Türkiye A.Ş.'nin dini vecibelerini yerine getirdiği için mağdur olup ayrılan Genel Müdürü, yaşadıklarını şikayet mektubunda şöyle anlatıyor:

Şubat 1998'den Mayıs 2011'e kadar Toyo­ta Boshuku Türkiye A.Ş.'de çalıştım. Son 5-6 yılda psikolojik şiddet, baskı ve iftira­lara maruz kaldım.

Ana müşterimiz olan Toyota Otomotiv Türkiye A.Ş.'nin Başkan ve CEO'su tara­fından dini vecibelerini şirket kuralları­na riayet ederek yerine getirmeye çalı­şanlara karşı tavır alındı.

Öğle mola saatleri içerisinde olmasına rağmen Cuma'ya gitmeme, diğer perso­nele örnek olur diye yasak kondu.

Toyota Boshoku Türkiye A.Ş. 'nin Başka­nı tarafından İslami Terör Örgütü üyesi olmakla suçlandım.

Cumaya gittiğim ve içki içmiyor olmam nedeniyle gördüğüm baskı nedeniyle 3 ay psikolojik tedavi gördüm.

Eşimin durumu, çocuklarımın gittiği okula kadar araştırıldım.

»Gördüğüm bütün baskıların arkasında Toyota Türkiye'deki Türk yöneticilerin olduğunu biliyorum.

»Kıdemli Cenel Müdür pozisyonundan Ce­nel Müdür pozisyonuna düşürüldüm.

Çok sevdiğim şirketimden maruz kaldı­ğım baskı ve şiddet nedeniyle istifa et­mek zorunda kaldım.

»Şirket bu ayrılıkta hatalı olduğunu bildiği için bana çok ciddi bir tazminat da ödedi. Psikolojik yıkımım devam etmektedir. Mec­lis bu konuyu araştırmalı.

Ameliyat olanların işine son veriliyor
"9 KİSİNİN çalıştığı prosesten bir kisi çıkarılarak 9 kişinin işi 8 kişiye yaptırılmaktadır. Bu da sürekli üretim yapan bir hatta çalışan kişiye ağır yük bindirerek eklem, bel, kol, diz rahatsızlıklarını hat safhaya çıkartmaktadır, fabrikadaki üretim yılı 17-18 yıl olarak düşünecek olursak su anda sakatlıklar had safhadadır. Ergonomik rahatsızlıktan dolayı cok sayıda personel ameliyat olmuştur. Bu ameliyatlarda devamsızlıkları faz­la olan ve çalışamayanlar tehdit ve uyarılarla D ve E performans verile­rek isten atılmaları sağlanmıştır."

Hastaneye gidersen isten atılırsın
TOYOTA Boshoku otomobil iç döseme fabrikasında çalışırken kolundan rahatsız­lanarak işten atıldığını iddia eden bir baş­ka isçi de dilekçesinde, ağır yükler taşır­ken kolunda problem oluştuğunu ve ame­liyat olduğunu belirterek, fabrika dokto­runa meslek hastalıkları hastanesine git­mek istediğini söylediğini, doktorun ise oraya gidenlerin isten atıldığını söyleye­rek gözdağı vermeye çalıştığını öne sürdü. Meslek hastanesine gittiğinde kendisine istirahat verildiğini döndüğünde ise iş akdinin feshedildiğinin savunan işçi, ağrılarının çok olduğunu, çocuğunu bile kucağına alıp sevemediğinl iddia etti..

Raporum devam ederken attılar

2003 yılında Boshoku fabrikasında ise başladığını, arka koltuğun sağ ve sol kenarlarını yapma işi sıra­sında kollarını ve parmaklarını çok zorlamak duru­munda kaldığını, şikayetinin artması üzerine yük taşınan bir bölüme verildiğini belirterek, "Rotas­yon istedim vermediler, daha doğrusu yapılmadı.

Hastane kollarımda tenisçi dirseği ve karpal tünel sendromu teshisi koydu" ifadesini kullandı. İki kez ameliyat olduğunu ancak düzelmediğini, psikolojik tedavi gördüğünü iddia eden isçi, dilekçesinde su iddialarda bulundu:

"Yapılan kontrollerde rahatsız­lığımın meslek hastalığı olup yapılan yeni tetkik­lerle ve çekilen filmlerle rahatsızlığımın İlerlediği müdahale yapılmazsa kollarımı kullanamayacağım söylendi, ikinci ameliyat olmama karar verildi, ikinci ameliyattan sonra da ağrılarımda azalma ol­madı.

Üç aya yakın psikolojik tedavi gördüm. Bu süreç içinde beni fabrikaya çağırıp artık onların işi­ne yaramadığını söyleyip iş akdimi sona erdirdiler. Bu zamana kadar fabrikada ne yüz kızartıcı bir su­çum ne de çalıştığım süre boyunca ise geç kaldığı­mı, amirlerimin benden memnun olduklarını fakat sakat birisinin işlerine yaramadığını söylediler. Ra­por devam ederken işten çıkarıldım, işten çıkarılır­ken sadece kıdem tazminatını verdiler."

Kantinde Ülker'e yasak getirildi

TOYOTA şirketinde din özgürlüğünün kısıtlandı­ğını iddia eden bir isçi işe alımlarda 'namaz kı­lıyor musun, baban ne iş yapıyor' gibi sorular yöneltildiğini, namaz kılanların takip edildiğini, seccade türü malzemelerin toplatıldığını, çalış­ma koşullarından dolayı cok sayıda isçinin ergonomlk zorluklardan dolayı sakatlandığını öne sürdü.

Dilekçede su ifadeler yer aldı: "2012 Mart ayında bir müdür yardımcısı iki uzman namaz kıldıklarından dolayı gerekçe gösterilmeksizin isten çıkartılmıştır. 1994 yılından beri ise alımlarda İnsanlar inançları sorgulanıp alınmışlardır. Namaz kılıyor musun, içki içiyor mu­sun, içmiyorsan neden içmiyorsun, inançların gereği mi, baban ne iş yapar gibi sorular sorarak inançlı olanlar engellenmiştir.

Şirketin kan­tininde Ülker mamullerinin satılmasının engel­lenmesi sağlanmıştır. Namaz kılanlar takip edi­lip fişlemeler yapılmıştır. Fabrika içinde mehter marşı dinlendiğini fark eden yönetici fabrikayı faşistler basmış diyerek müziğe doğru giderken ofisten telefon ile bilgi verilerek müziklerin si­linmesi sağlanarak yakalanılmamıştır."

Yağmur gibi şikayet dilekçesi yağıyor
TBMM İnsan Hakları İnceleme Ko­misyonu Başkanı Ayhan Sefer Üs­tün, Toyota'nın Sakarya'daki tesis­lerinde dini ayrımcılık ve baskı ya­pıldığı haberinin yayın­lanması üzerine, kendilerine onlar­ca şikayet mektubu geldiğini açık­ladı. Üstün, "Sakarya'dan komisyo­numuza, adeta bir şikayet mektubu yağmuru oldu. Dini ayrımcılığın ve baskıların devam ettiğini anlatan dilekçeler değerlendiriliyor" dedi. (star)

14 Mayıs 2012 Pazartesi







Türkiye bu “sesi” konuşacak!
 Video paylaşım sitesi dailymotion.com'da şok bir ses kaydı daha yayına kondu. Bu ses kaydı öncekilerden çok daha vahim 28 Şubat soruşturması kapsamında düzenlenen 4. dalga operasyonlarda tutuklanan isimlerden Korgeneral Tevfik Özkılıç'a ait olduğu ileri sürülen ses kaydındaki kişi, ordudan askerlerin nasıl atıldığıyla ilgili şok itiraflarda bulunuyor.

Açık açık “Biz adamı usulüne uygun yargılar asarız. Delile ihtiyaç yok” diyen kayıttaki kişi, bunun için öncesinde ajitasyon amaçlı asılsız ihbarlar yaptıklarını söylüyor.

Söze gerek bırakmayan ses kaydının dökümü şöyle:

“İÇİMİZDE HAİNLER VAR YANİ. İÇİMİZDEKİ HAİNLER NERDE? OKUL KARARGAHINDA,
ÖĞRENCİ ALAYINDA, DEKANLIKTA, ÖĞRENCİLER İÇİNDE, LOJİSTİK DESTEK KOMUTANLIĞINDA, ASEM'DE, BİR YERDE.

BAKIN SİZE İLGİNÇ BİR OLAY ANLATAYIM. ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ'NDEN (AYİM) ÖZEL BİR KİŞİ İLE ÖZEL BİR GÖRÜŞME YAPTIM. BUNLARIN HEPSİNİ BİR PAKETLE ATACAKTIK. TAMAMINI.
ATMA İŞLEMİNDE 4.SINIF ÖĞRENCİLER DE VAR.
YANİ TEĞMEN OLACAKLARDAN BAŞLAYACAKTIK. DİĞERLERİNİ DE PEYDERPEY SÜRECE YAYACAKTIK.
3, 2, 1. SINIFLARDAKİLERLE İLGİLİ.
AJİTASYON İÇİN ASILSIZ İHBARLAR YAPTIK.
YETER Kİ SİZ BİR ADAMDAN ŞÜPHELENİN. ONUN DOSYASINI DOLDURURUZ.
AMA BİRİNDEN ŞÜPHELENDİĞİNİZ ZAMAN BİR ŞEKİLDE ADAMI, JANDARMANIN BİRTAKIM İMKANLARI VAR. BİZ BAZEN AJİTASYON İÇİN ASILSIZ İHBAR YAPARDIK.
BİR İHBARI YAPTIĞIMIZ İNTERNET CAFEDEN İKİNCİ İHBARI İÇİN
KULLANMIYORDUK GİBİ YANİ İSTERSEN ÇOK DEĞİŞİK YÖNTEMLER BULABİLİRSİN YANİ.
BİZ ADAMI USULÜNE UYGUN YARGILAR ASARIZ. DELİLE İHTİYAÇ YOK.
TALAT AYDEMİR İKİ KERE İSYANA TEŞEBBÜS ETMİŞ. BU OKULDA.
BİRİNCİDE İNÖNÜ AFFETMİŞ BUNLARI. İKİNCİDE DE YAPINCA KIBRIS OLAYLARI VAR. 64 ARALIĞI, İNGİLTERE'DEN DÖNMÜŞ. İKİ GÜN LÜĞÜNE.
DEMİŞLER Kİ TALAT AYDEMİR YENİDEN İSYANA TEŞEBBÜS ETTİ. O DA DEMİŞTİ USULÜNE UYGUN YARGILAYIN VE ASIN DEMİŞ İSMET İNÖNÜ.
BİZ ADAMI USULÜNE UYGUN YARGILARIZ ASARIZ. DELİLE İHTİYAÇ YOK. BÖYLE BİR DELİLE İHTİYAÇ YOK.
HARP OKULU'NDA İSTEDİĞİMİZ ÖĞRENCİYİ ATARIZ.
BİZİM BAŞKA YETKİLERİMİZ VAR.
SİZ DEYİN Kİ BU ADAM BUNDAN YETER.
5-6 AY İÇİNDE ATARIZ O'NU.
YETER Kİ EMİN OLALIM BİZ.
BİZ BURDA BİR ÖĞRENCİ İÇİN EMİN OLALIM.
SİZ DEYİN Kİ BU ADAM BUNDAN. DELİL YOK. HİÇ GEREK YOK. BİZ ONU ATARIZ.
NASIL ATARIZ ONU? YANİ BİZE BAZEN 5-6 AYLIK BİR SÜREÇ GEREKİR SADECE.
ADAMI ATARIZ. BİR BEN BÖYLE OTURUP DİĞER ADAMLAR BU TÜR SİYASİ DELİL
KULLANILMASINA ZATEN FİKREN KARŞIYIM. BİZİM BAŞKA YETKİLERİMİZ VAR.
SUBAYLARI ATMAK İÇİN DELİLE İHTİYAÇ YOK.
HATTA SUBAYI ATMAK DAHA KOLAY.
SUBAYLAR İÇİN YÜKSEK ASKERİ ŞURAYA GİRİP ATILACAKLAR İÇİN DE GEREK YOK.
YARGI YOLU KAPALI. KUVVET (KKK) İNANDIKTAN SONRA SUBAYI ATMAK DAHA KOLAY.
ÖĞRENCİYİ ATMAK DAHA ZOR.
SUBAYI ATMAK ÇOK KOLAY.
SİZ KARAR VERİN.
ŞURA'YA SOKUN.
YARGI YOLU KAPALI.
TIK DİYE İLK ŞURA'DA.
ARALIK'TA ŞURA VAR.
ÇIKARTIR, ATARLAR HEPSİNİ.
BEN SİNCAN OLAYLARI SIRASINDA 3 SENE GENELKURMAY'DA ÖZEL BİR GRUPLA ÇALIŞTIM.
O DÖNEMDE YILDA İKİ ŞURA YAPILIRDI.
BİR YÜKSELME ŞURASI BİR KANUN, KARARNAME, TERFİ ŞURASI.
HERBİRİNDE 100 KÜSÜR OLMAK ÜZERE 600 KİŞİ ATTIK OKULDAN.
HEPSİ DE ÇALIŞMA KOMİSYONUNDAN.
KURMAY ALBAYLAR VARDI, HÂKİM ALBAYLAR VARDI, TEĞMEN VARDI, BAŞÇAVUŞ VARDI, SİVİL MEMURLAR VARDI HEPSİ GİTTİLER. HEPSİ.
DAHA ÖNCE ATTIĞIMIZ ADAMLARI TAM ARAŞTIRMADAN ATTIK.
AMA OLSUN KURUNUN YANINDA YAŞ DA YANAR DEĞİL Mİ?
HA ATILAN O ADAMLAR DA ACABA ÇOK EMİN MİYDİNİZ (?) DERSENİZ, ÇOK DEĞİLDİK ARKADAŞLAR.
NEDEN? TANIMIYORUZ Kİ ADAMI. KOMUTANI DEMİŞ BU BÖYLE.
AMA BAZEN KURUNUN YANINDA YAŞ DA YANAR ARKADAŞLAR..." 






SANAT İDEOLOJİMİZ İÇİNDİR!

Ülkem insanı ayakları üzerinde durmayı başaramadı yıllar yılı.Hep destek aradı; ailesinden, öğretmeninden, komşusundan…Elbette doğduğundan itibaren, sürekli bir yerlere dayanarak ayakta kalmaya çalışan bu insan tipi, belli bir yaşa gelip, bir meslek sahibi olduktan  sonra da dayanacak bir nokta aradı hep.Bu sefer dayanak noktası,  yılmaz ve yıkılmaz devletimiz oldu.Elbette devlet bu alışkanlığa ayna tutmayı,  kuruluşundan beri  ısrarla sürdürdü.
Üniversite sınavlarında en çok tercih edilen bölümler  hep ‘devlet kapısında’ iş bulabilen bölümler oldu.Devlet iş veremediğinde, sokaklara çıkıp atanamayan öğretmenler ajitasyonu yaptık.Çünkü üniversiteye devletin kanatları altına girmek için girmiştik.vesselam hep devlete yaslanarak ayakta kalabildik.
Güncel tartışmayı takip ediyorsunuzdur.Hani şu tiyatro meselesi…
Sanatçılar!! Devlet sanatçıları...
Maaşlarıyla ‘’sözüm ona’’  sanat icra edenler... Yani vergilerimizle…
Çevresine hep bir kibirle bakan, buyurgan, sanatçı olmanın ayrıcalığı ve yüce(!) statüsüyle konuşan bu zevat, her konuştuğunda sanatın özgürlüğünden  dem vurmayı da  ihmal etmedi.
Sanatçıdırlar ve dolayısıyla özgürdürler!
Yurdum insanının, devletin kanatları altına girme alışkanlığı bu camiada da görülüyor maalesef. Yani sizin anlayacağınız ‘’sanat maaş içindir’’ yaklaşımıyla, hareket ediyorlar.Hani sanat özgür ortamlarda yeşerirdi.Hani sanatçı hiçbir yere,  göbek bağıyla bağlı olmazdı!
Ardından o klişe bağlaçla cümlelerine devam ediyorlar:’’AMA biz yüksek sanat yapıyoruz, devlet desteği olmadan ayakta kalamayız’’
O zaman memur sanatçıysanız-ki öyle- paranızı verenler ne yapacağımıza karışamaz gibi bir saçmalığı savunmayacaksınız.
Devlet bize maaş versin;  ancak hangi oyunu oynayacağımıza karışmasın…
Devlet bize maaş versin;  ancak bizi başı boş bıraksın.Bir kısmımız; dizilerden, reklamlardan, filmlerden  kucak dolusu para kazanalım ama devlet desteği  almaya da devam edelim...
Devlet bize maaş versin;  ancak biz bu halkın değerlerine küfretmeye  devam edelim…
Devlet bize maaş versin;  ancak bir yıl içerisinde hiçbir oyunda oynamadan, bankamatik memurluğuna devam edelim…
Öğretmenlerin şöyle dediğini hayal edelim: ‘’Devlet bize maaşımızı versin;  ancak derslerde ne okutacağımıza karışmasın, elbette derse girip girmediğimize de!’’
Gülmeyin bunların dediği tam da bu!
Olmaz!
Devletin sanatçısı olmaz.
Devletin opera ve balesi olmaz.
Devletin senfoni orkestrası olmaz.
Başında devlet kelimesi bulunan hangi kurum şimdiye kadar dünya çapında sanat eserleri ortaya koydu? Şahsen ben duymadım!
İdeolojik değil de eğer özgür sanat icra etmek istiyorsanız devletin kanatları altından çıkacaksınız efendiler.Dünya çapında işler ortaya koyarsanız ayakta kalacağınızı bal gibi biliyorsunuz.Ama diyorsanız ki  ‘’biz sanat icra etmek için çabalarsak, o zaman dizilerde, reklamlarda, filmlerde kim oynayacak?’’ o zaman gidin kumda oynayın!Bizim sizlere ne verecek paramız ne de tepeden bakan tavırlarınıza katlanacak sabrımız var.Zaten sizin amacınız da sanat icra etmek filan  değil;  devlet desteğiyle,  halkın parasıyla,  ideolojik hegemonya’nızı sürdürmek…(Ş.ATABEK)

1 Mayıs 2012 Salı





Siz mi dine baskı yapmadınız?

Bir CHP'li vekil güya savunacak ya, buyurmuş ki: 1927'de nüfusumuz 14 milyonken cami sayımız 28 bine yakındı, bugün 81 milyonuz (biz 75 milyon diye biliyorduk ama neyse) ama cami sayımız 82 bin.

Yani? Yanisi şu ki, sayın vekil Cumhuriyet'in kuruluş, yani CHP döneminde 'daha Müslüman' olduğumuzu iddia ediyor. Hatırlatalım: CHP'yi kurtarayım derken farkında olmadan Osmanlı'yı övmüş oluyor. Öyle ya, 1927'de mevcut 27 bin camiyi Cumhuriyet idaresi yaptırmadığına göre bunlar Selçuklu ve Osmanlı'nın eseridir (Beylikleri de unutmayalım). Selçuklu ve Osmanlı eserlerini saymanın CHP'nin dine ve camilere saygısıyla ne alakası olduğunu çözen varsa beri gelsin.
Ne diyelim, bunlar 1947 Aralık'ından beri böyleler. İlk itiraflarını o zaman yaptılar, dini ihmal ettik, hatalıyız, bir çıkmaza girdik, bundan kurtulmamız lazım dediler, türbeleri açtılar, İlahiyat Fakültesi'ni, İmam Hatip kurslarını, din dersini seçmeli yaptılar vs. Ama bu millet çeyrek asırlık zulümden o kadar bizardı ki, bu şirinlik muskalarına iltifat etmedi, 1950'deki ilk serbest seçimde başardığı 'Türk Baharı'yla maneviyatına derin bir nefes aldırmayı tercih etti.
Dine sonuna kadar saygılıyız... Biz cami kapamadık... Camileri asla ahır yapmadık... Kur'an'ı soldan açsak da duvarımızı onunla süsleriz... Ninelerimizin de başı örtülüydü zaten...
1947'den beri ağızlarında dolandırdıkları bu laflar sıktı artık. Eveleyip gevelemek yerine bari 'Evet yaptık, pişmanız ama bir daha yapmayacağız deyin de bitsin bu iş artık. Sanki yakın tarihlerde kızlar üniversiteye başörtülü giremesin diye Anayasa Mahkemesi'nin kapısını aşındıranlar Anzaklardı! Bakmayın bugün özgürlükçü davrandıklarına, fırsat ellerine geçse anında aynı frekansa gireceklerinden şüphem yok. Hangi birini yazalım, anlatalım, insan şaşırıyor. Elimizdeki malzeme dağı gün geçtikçe büyüyor.
Namazda tekbiri yanlışlıkla (Yanlış mı? Adam dinin gereğini yerine getirmiş yahu) 'Tanrı Uludur' diye değil de 'Allahu Ekber' diye getirdiği için İçişleri Bakanı'nın CHP Genel Sekreteri'ne yazdığı resmi yazı Başbakanlık Arşivi'nde sırıtırken daha ne yazılabilir? (Ne kadar önemli bir sorun değil mi? Devrin koca bakanlarının tüyleri Allah kelimesinden diken diken oluvermiş!)
Çevremdeki gençlere sözlü tarih çalışması yaptırıyorum bir süredir. Geçenlerde emekli din adamı Cemal Güncal'a gönderdim bir arkadaşı. Hocamız çocukluğunda yaşadığı dramın her anını yeniden yaşayarak şunları anlatmış:
"8 yaşında hafızlığa başladım. Sık sık ev basılıyor, Kuran-ı Kerim bulundurmak en büyük suç. Bir elif cüzü bulunduysa vay haline! Korkudan evde ders çalışamadım. Fındık bahçesinde bana bir yer yaptılar. Orada Kur'an'a çalışıyorum. Bir baktım, bir onbaşı ve iki jandarma beni bulmuşlar. "Çabuk git babanı çağır" dediler. Gittim, babamı getirdim. Onbaşı babamı sakalından tuttu, elimdeki Kuran'ı aldı. Babamın kafasına kafasına vurmaya başladı. (Gözleri doluyor, konuşamıyor.) Rahmetli gömleğini yırttı ve dedi ki: 'Oğlum, Deli Halid Paşa'nın emir subaylığını, tabur komutanlığını yapmış adamım. Birinci Dünya Savaşı'na, İstiklal Harbine katıldım ki, bu memleketi kurtarayım da şu Kitabımı rahat rahat okuyayım diye. Keşke bu harplere girmeseydim de şimdi Kuran'ıma, dinime küfreden Bulgar piçidir deyip kendime teselli verirdim." Alıp götürdüler babamı..."

28.06.1945 tarihli belgede Konya Valiliği Arapça ezan okuyan bir imam hakkında adli takibat başlatıldığını anlatıyor ve müftülüğü aynı hatanın tekrar olmaması için uyarıyor...
Camileri ahır yapmamışlar meğer. Peki ne yapmışlar? Sirkeci Garı'nın hemen üstünde, Özal döneminde yeniden cami yapılan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii yıkılıp Saz Evi yapılmadı mı? Aydın'da tarihî ve mimarî bir şaheser olan Cihanoğlu Camii ot deposu yapılmış, yıldırım düşünce otlarla birlikte cami de yanmamış mıydı? (Cumhuriyet, 5 Şubat 1934). Gaziantep'te Çınarlı Camii yıkılıp yerine kurtuluş anıtı yapılmadı mı? (Cumhuriyet, 8 Ocak 1936). Bursa'da 49 (15 Şubat 1937), Hatay'da 14 (23 Temmuz 1940), Kastamonu'da 15 cami ve mescidin (28 Mayıs 1937) satış ilanları da mı size hiçbir şey anlatmıyor? Bursa'da Alacamescit diye bilinen caminin bir spor kulübüne verildiğini ve içinde güreş yapıldığını da mı bilmiyorsunuz?
Bilmiyorsanız açın 15 Şubat 1937 tarihli o çok güvendiğiniz "Cumhuriyet" gazetesini okuyun. İstanbul Divanyolu'ndaki, Mimar Sinan yapısı Sinan Paşa medresesinin kunduracılara ayda 50 liraya kiraya verildiği halde esere tek çivi çakılmadığını da okuyun (11 Aralık 1937). Sultanahmet'in Asker Alma Dairesi, Üsküdar'ın en muhteşem eseri Atik Valde Camii'nin cephane deposu yapıldığı, Mihrimah Camii ile Aziz Mahmut Hüdai Camii'ne saman doldurulduğu da mı yalan? Adana'da Yeşil Mescid'in ahır yapıldığını hangi yerlisine sorsanız size söyler halbuki.
En komiği de, Vakıflar Müdürlüğü'nün 24 Şubat 1934 tarihli gazetelerde yer alan faaliyet raporunda yazılanlar. Meğer vakıf mallarını satmayı başarı olarak gören bu kurumumuz, elde ettiği gelirle tramvay ve kaplıca hissesi satın almış, yatılı okul yapmış, Ankara Hukuk Fakültesi'ni inşa ettirmiş (dinî kaynaklı bir gelir laik bir kuruma aktarılmış ki, tam bizlik!). Durun, bitmedi henüz. Ankara'nın CHP devrinde en mutena eğlence mekânı olan ve baloların düzenlendiği Ankara Palas da Vakıflar'ın öz parasıyla inşa ettirilmiş meğer. (Ben demiyorum, sizin "Cumhuriyet" gazetesi yazıyor erenler!) Bu arada Ankaraspor kulübüne yüklü bir bağışta bulunmayı ihmal etmemiş Vakıflar yönetimi. Bunun gibi amaç dışı işlere aktardığı para ise gerçekten dudak uçuklatıcı: 4 milyon 364 bin 990 TL.
Sen her biri birer vakıf eseri olan 3,500 parça eseri haraç mezat sat (Başbakan Erdoğan'ın açıkladığı rakamı esas alıyorum), bunlarla içkinin su gibi aktığı eğlence mekânları yap, spor kulüplerine bağışta bulun, Hukuk Fakültesi yaptır, üstelik o vakıfları sana miras bırakan ecdada da her Allah'ın günü sövmeyi öğret çocuklarına.
İşte o iflah olmaz zihniyetin minik bir muhasebesi... Şimdi merhum Eşref Edib'in kanayan sorularının altını gübreleme zamanıdır:
-Okullardan din derslerini kim kaldırdı? Kur'an cüzlerini evlerden kim toplattı? Ezan ve kamette "Allah" demeyi kim yasakladı? Dinî dernekler kurmayı kim yasakladı? Kur'an okuyan âmaları bile yakalatan kimlerdi? Din ulemasını tahkir edip süründüren kimdi? Alay sancaklarından kelime-i tevhidi kaldıran, alay imamlığını lağveden kimdi?
İsterseniz 'İstanbul Aksaray'da bulunan Kara Mehmed Paşa Camii'nin arsasını CHP'ye satan kimdi?' diye sorarak noktalayalım bu giderek acılaşan bahsi. Allah bir daha o günleri bu millete yaşatmasın! Amin. (Mustafa Armağan)

30 Nisan 2012 Pazartesi



İşte Holding Paşaları...


28 Şubat sürecinde holdinglere kapağı atan paşalar ve istihdam ettikleri bu paşaların nüfuzunu kullanarak servetlerini katlayan holdingler hangileri? İşte cevabı...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, önceki gün MÜSİAD Genel Kurulu'nda, askeri müdahalelerin ardından bazı kesimlerin vurgun yaptığını ihbar ederek, “Acaba kimler burada vurgunu vurdu? O vurgunu vuranlar hesaba çekilmeli. Suç duyurusu yapıyorum burada” demesi, 28 Şubat sürecinde holdinglere kapağı atan paşaları ve istihdam ettikleri paşaların nüfuzunu kullanarak servetlerini katlayan holdingleri hatırlattı.
Holdinglerde görev yapan emekli paşalar ile ilgili yaptığımız araştırmada ilginç sonuçlara ulaştık. Araştırmada, Türkiye'nin önde gelen her holdinginde en az bir emekli paşanın görev yapması dikkat çekiyor. Holdinglerin yanı sıra batık banka patronlarının da, emekli paşaları zor durumdaki bankalarına paravan olarak kullanarak vatandaşlardan mevduat toplamaya devam ettiği gerçeği hafızalardaki yerini koruyor.
22 BATIK BANKANIN 50 MİLYAR DOLAR ZARARINI HALK ÖDEDİ
1999-2001 döneminde Türkiye'de tam 22 banka battı. Emekli paşaların kapak attığı bankaların batışıyla birlikte ortaya çıkan 50 milyar dolarlık zararı Türkiye Devleti Hazinesi karşıladı. Milletin verdiği vergilerden oluşan Hazine'den aktarılan paralarda karışlanan zararların Türkiye ekonomisine verdiği zararın etkileri uzun yıllar sonra ancak atlatılabildi. Bu büyük zararın yanı sıra 28 Şubat'ın müdahalesinin etkisiyle İMKB'de işlem gören şirketlerin hisselerinde yaşanan düşüşten kaynaklanan toplam kayıplar ise 20 milyar dolar olarak tarihe geçti.
ÖNCE DARBE, SONRA HOLDİNG
Yönetim kurulu üyeliklerinde ve üst düzey yönetiminde paşaların yer aldığı holdingler arasında; Nergis Holding, Yaşar Holding, Profilo Holding, Sabancı Holding, Doğuş Holding, Park Holding, Alarko Holding, Profilo Holding, Koç Holding ve HEMA Holding başı çekiyor. Holdinglerin yönetimine giren paşaların büyük bölümünün, ya 12 Eylül askeri darbesinin ya da 28 Şubat sürecinin aktif isimleri olması dikkat çekiyor. İşte holdinglerde görev yapan emekli paşaların listesi:
HANGİ PAŞA NEREDE?
TEOMAN KOMAN: Jandarma eski Genel Komutanı olan Koman, halen İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranan Cavit Çağlar'ın şirketi olan Nergis Holding'te uzun süre yönetim kurulu üyeliği yaptı.
MUHİTTİN FİSUNOĞLU: Kara Kuvvetleri eski Komutanı olan Fisunoğlu emekli olduktan sonra batık bankalardan Sümerbank'ta yönetim kurulu üyeliği görevine getirildi. Fisunoğlu hakkında Sümerbank yönetim kurulu üyeliği nedeniyle İstanbul DGM tarafından dava açıldı.
VURAL BEYAZIT: Emekli orgeneral Beyazıt, MİGROS'ta da yönetim kurulu üyeliğini yaptı.
KEMAL YAVUZ: Harp Akademileri eski Komutanı olan emekli Korgeneral Kemal Yavuz, emekli olduktan sonra MARET'te yönetim kurulu üyeliği görevine getirildi.
AHMET ÇÖREKÇİ: Hava Kuvvetleri eski Komutanı olan Çörekçi, Park Holding'in sahibi Turgay Ciner'in devletten ihale ile aldığı HAVAŞ'ın yönetim kurulu üyeliğini yaptı. Çörekçi kamuoyundan gelen tepkiler üzerine HAVAŞ'taki görevinden istifa etmişti.
GÜVEN ERKAYA: Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Erkaya, kanserden vefat ettiği tarihe kadar Koç Üniversitesi mütevelli heyeti üyeliği yaptı. Erkaya, Anasol-D hükümetinin Başbakanı Mesut Yılmaz'a da danışmanlık yaptı.
DOĞU AKTULGA: Bir dönem Ege Ordu Komutanlığı yapan Aktulga, Ergenekon'un firari sanığı Bedrettin Dalan'ın sahibi olduğu İstek Vakfı'nın kurduğu Yeditepe Üniversitesi'nde uzun sure mütevelli heyeti üyeliği yaptı.
BÜLENT ULUSU: 12 Eylül darbesinin ardından darbeciler tarafından başbakanlığa getirilen Bülent Ulusu da, tıpkı Doğu Aktulga gibi kaçak olarak kurulan Yeditepe Üniversitesi'nde mütevelli heyeti üyeliği yaptı. Ulusu aynı zamanda AKSA Holding yönetim kurulu üyeliği görevinde de bulundu.
SÜREYYA YÜKSEL: 12 Eylül sonrasında Ege Ordu Komutanlığı yapan Orgeneral Süreyya Yüksel, emekli olduktan sonra Yaşar Holding'te danışman unvanıyla görev yapmaya başladı.
İSMAİL HAKKI AKANSEL: 2. Ordu Komutanı'yken emekli olan Orgeneral İsmail Hakkı Akansel, PETKİM'de danışma kurulu üyesi olarak görev yapmaya başladı.
HALİL SÖZER: 1983-1986 yılları arasında Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapan, 1986 senesinde de emekli olan Sözer, Borusan Holding'de yönetim kurulu üyeliği yaptı.
SABRİ DELİÇ: İshak Alaton'un sahibi olduğu Profilo Holding'in Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olan Deliç, bir süre Maltepe Üniversitesi'nde de mütevelli heyet üyeliği yaptı.
İBRAHİM ŞENOCAK: Orgeneral İbrahim Şenocak emekli olduktan sonra bankacılığa soyundu. Şenocak, Etibank Dinç Bilgin'e devredilmeden önce bankanın yönetim kurulu başkanlığını yapıyordu.
SERVET BİLGİ: Orgeneral rütbesinde emekli olan Servet Bilgi, emekli olduktan sonra PTT Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinde bulundu. Bilgi, PTT'deki görevinin ardından, BEKOTEKNİK A.Ş. yönetim kurulu üyeliği yaptı.
HOLDİNGLERDE GÖREVLİ DİĞER EMEKLİ PAŞALAR İSE ŞUNLAR
Vecihi Akın (Emekli Orgeneral): AKSİGORTA yönetim kurulu üyeliği.
Şeref Akıncı: (Emekli Orgeneral): Doğuş Holding yönetim kurulu üyeliği
Nazif Oka: (Emekli Orgeneral) HEMA Holding yönetim kurulu üyeliği
Fevzi Aysun: (Emekli Korgeneral): Derborsa yönetim kurulu üyeliği
Tevfik Alpaslan (Emekli Korgeneral): ALTAY Şirketler Grubu yönetim kurulu üyeliği
Cemil Mete (Emekli Tümgeneral): MİNEX Savunma Sanayi yönetim kurulu üyeliği
Tanju Erdem (Emekli Tümgeneral): Yaşar Holding danışmanlığı
Fikri Topsever (Emekli Tuğgeneral): AKSA Holding Personel Müdürlüğü.
Sezer Bilgili (Emekli Tuğgeneral): Pamukbank denetçiliği
Şahap Ar (Emekli Tuğgeneral): ALARKO Holding yönetim kurulu üyeliği
Sıtkı Günday (Emekli Tuğgeneral) OTOMARSAN Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği.
Orhan Köker (Emekli Tuğgeneral) Profilo Holding müşavirliği
Yılmaz Oral (Emekli Tuğgeneral): HEMA Holding yönetim kurulu üyeliği
Kamuran Gümüşsoy (Emekli Tuğgeneral): GİMA yönetim kurulu üyeliği
12 EYLÜL CUNTASININ PAŞALARI DA AYNI YÖNTEME BAŞVURMUŞ
TURGUT SUNALP: Harp Akademileri Komutanlığı görevini yaparken emekli olan Sunalp, 12 Eylül askeri darbesinin ardından 1983 senesinde Milliyetçi Demokrasi Partisi'ni kurdu. Partinin kapanmasının ardından Sunalp uzun süre NETAŞ ve Garanti Bankası yönetim kurulu üyeliği yaptı. Sunalp, öldüğü 28 Ağustos 1999 tarihine kadar holding yöneticiliği görevini sürdürdü.
SEMİH SANCAR: Kenan Evren'den önce Genelkurmay Başkanlığı yapan Semih Sancar, emekli olunca holding yöneticiliğine soyundu. Sancar, Sabancı Grubu'nun bankası Akbank'ta uzun süre yönetim kurulu üyeliği yaptı.
ADNAN ERSÖZ: MİT eski müsteşarlarından Adnan Ersöz de emekli olduktan sonra holding yöneticiliği yapanlar arasında yer alıyor. 1981 senesinde emekli olan Ersöz, vefat ettiği 1991 senesinde kadar İşbankası yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı.(Akit)
 

15 Nisan 2012 Pazar







Bir 28 Şubat icraatı daha...
Kesin olarak bilmesem ve inanmasam bu yazıyı yazmazdım. 28 Şubat madem yargılanıyor,...28 Şubat madem yargılanıyor, bütün gerçeklerin ortaya çıkması tüm toplumun yararınadır.İşte şimdi 28 Şubat'ın bilinmeyen bir tarafını daha açıklıyorum Yeni Asır'daki köşemde.Herkesin bildiği bir gerçek, 28 Şubat'ta hangi taşı kaldırsan altından şimdi hayatta olmayan devrin Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya çıkar.28 Şubat'ın yasadışı örgütlenmesi Batı Çalışma Grubu onun komutanlığında kuruldu.Kamuoyuna en sivri açıklamaları o yaptı.Hükümeti MGK'da ve dışarda en fazla o tehdit etti.Başbakan'ı rakı muhabbetiyle küçük düşürmek için özel bir çaba gösterdi.MGK'da Başbakan Erbakan'a nasıl el hareketleri yaptığını aynı kurulun üyesi Meral Akşener'den dinledim ben.Güven Erkaya öldü gitti, eğer hayatta olsaydı onun sicilini biraz daha açardık ve kendimizin batırdığı Kocatepe muhribinden başlardık.
Güven Erkaya 28 Şubat'ın en militan generaliydi.28 Şubat evrakının yıllar sonra Gölcük Donanma Üssü'nden çıkması tesadüfü değildir.Ama General Erkaya'nın marifetleri sadece 28 Şubat'ta yaptıklarıyla da sınırlı değil.Daha komutanlıktan ayrılmadan 28 Şubat sonrası için çalışmalar da yapmıştır.Bu çalışmalardan birisi de Atatürkçü Düşünce Derneği'nin yurt sathında ve Avrupa'da örgütlenmesidir.Bu çalışmaları bilin bakalım hangi parasal kaynağı kullanarak yaptı Güven Erkaya?Genelkurmay Başkanlığı'nın terörle mücadele için ayırdığı yasal ve örtülü kaynakları kullanarak.Milyonlarca lira kaynak kullandı bu hesaplardan Atatürkçü Düşünce Derneği kurmak için.Bu çalışmalar için Avrupa'ya gitti. Orada kurulan derneklerin hepsi Güven Erkaya tarafından kurulmuş ve finanse edilmiştir.Ta ki General Karadayı'nın yerine Hüseyin Kıvrıkoğlu gelene kadar.Kıvrıkoğlu Paşa bu harcamaları görünce çok fena sinirleniyor.Zira Kıvrıkoğlu ciddi bir komutandır. Bakmayın siz onun "28 Şubat bin yıl sürecek" filan dediğine, bildiğim kadarıyla darbeci bir asker de değildir.Güven Erkaya'nın yaptığı şeyin hem askerin görevi olmadığını hem de suç olduğunu bildiği için bu çalışmayı hemen durduruyor.
Evet, 28 Şubat'ın en militan generali Güven Erkaya, Genelkurmay'ın örtülü ve açık fonlarını kullanarak Türkiye ve Avrupa'da Atatürkçü Düşünce Dernekleri kurdu.Yeni Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu da buna tepki gösterdi ve bu çalışmayı durdurdu.28 Şubat soruşturmasında bunun da araştırılması gerekiyor.Çünkü harcanan o paralar milletin parası.Bu derneği biz en son darbe tezgahlamak için Cumhuriyet mitingleri yapanların arasında görmedik mi?Başkanları halen darbecilik suçuyla yargı önünde hesap vermiyor mu?28 Şubat, Güven Erkaya, ADD, Cumhuriyet mitingleri, Şener Eruygur, Ergenekon, Balyoz ve Genelkurmay bütçesinden harcanan paralar...Bütün bunları zihin tuvalinize bir resmedin bakalım, ortaya ne çıkıyor?(Hüseyin Kocabıyık)

13 Nisan 2012 Cuma







Çevik Paşa'nın bomba ses kayıtları çıkacak
28 Şubat fırtınası başlayınca "ne olacak?", "nereye gidecek?",
"kimlere uzanacak?" sorularını kendi kendime sordum.Mart ayı başında
zaten yaşanan operasyonu bu köşede sizlerle paylaşmıştım.
Tam HANGİ İSİMLER okkanın altına gidecek diye klavyenin başına oturmuştum ki telefonum çaldı. Arayan çok eski bir dosttu. Ne zamandır ortalarda görünmüyordu. "ALO" der
demez, "Benimle konuşmadan sakın kalem oynatma" dedi... Şaşırmıştım. Çok
şey sakladığını biliyordum. Ama bugüne kadar benimle paylaşmamıştı. Çok
uzatmadan "Buyrun. Söz sizde" cevabı verdim.Tam konuşacakken "ama
ne olur büyük fotoğrafı gösterelim" ricasında bulundum. Gülerek "amacım
da bu zaten" deyip başladı anlatmaya: 28 Şubat'a gelmeden önce MALKİ
OLAYINI bilmek lazım. Eğer MALKİ dosyasınıPAS geçersen
hiçbir şey anlamazsın.
Pas geçmeyelim o zaman!
Nesim Bey çok uluslu zengin ailelerin parasını
yönetiyordu. Herkese de PARA veriyordu. Sümerbank ve Hayyam Garipoğlu da
bu paradan nasiplendi. Sadece Garipoğlu değildi elbet. Çok önemli işadamları
vardı.Uzatmayalım. Alınan paraların çoğu battı. Geri ödeme yapılamadı. Zorda
kalanlar çareyi SİLAHTA buldu. Ve Malki öldürüldü. Film bitti mi?Ne bitmesi asıl
buradan sonra başladı. Borçları almak için BAŞKALARI devreye girdi.
Bunlara HAYIR demek çok zordu. Kimdi bunlar?28 Şubat'ı tasarlayan Washington'dan Tel
Aviv'e kadar uzanan güç.
Ne oldu?Bütün operasyon PARAYI kaldırmak üzerineydi.
Fişlemeler, başörtüsü, laiklik elden gidiyor gibi bütün argümanlar fasaryaydı.
Gerçek, perde arkasında parayı götürmekti. Nasıl işledi? Çevik Bir ve
İlhan Kılıç, ABD'de CIA'nın patronluğuna hazırlanan Tenet ile oturup son kararı
verdi. Düğmeye basıldı. 21 banka hedefteydi. Hepsine büyük taarruz
başlatıldı.KOMBASSAN, YİMPAŞ ve YEŞİL SERMAYE diye nitelenen
kuruluşlar ilk hedefti. Bu oluşumların PARALARINI tuttuğu bankalar ÖZEL HEDEFTİ.
Hepsine el konuldu. Yani içi boşaltıldı. Paralar gitti yani!Elbette. Tek
kuruş bırakmadılar.Batan bankalara bakarsan PATRONLARININ da
battığını görürsün.
E doğal değil mi?Değil tabi. İçerideki güçler KOMİSYON karşılığında
paraları dışarı çıkardı. Ve havuzda toplanan paralar yeni sahipler arasında pay
edildi. İçerideki güçler kim?Yüzde 20 komisyon alarak servetlerine servet katanlar kimse
onlar... İsim verme şansınız yok mu?Sen anladın zaten... Bak bu operasyon Mesut Yılmaz,
Güneş Taner ve Aydın Doğan'a kadar gitmezse eksik kalır. Bu isimler üzerinden
KÜRESEL ÇETEYE ulaşılır. Yoksa iki paşa olayı değil bu. Türk siyaset
tarihinde 12 Eylül'- den sonra en çok paranın kaldırıldığı OYUN BU!
Çiller peki?Çiller, Ergenekon operasyonlarından önce ABD'ye gelip ILIMLILARA
bunları şikayet etti. "Bizi batırdılar, ülkeyi karıştırdılar, soyup
soğana çevirdiler" dedi. O nedenle susuyor. Peki gözaltına alınan paşalar ve
isimler?Yakında onların çok gizli kayıtları ortaya çıkacak. Hem içeride
hem dışarıda yaptıkları görüşmeleri görünce şaşırıp kalacağız... Kimlerle görüşmeler?Yakında
çıkacak nasıl olsa! Ama bu adamların LAİKLİK dediğine sakın inanma. Dert
paraydı. Onu da toplattılar. İslami sermaye budandı yani?Tabi tabi. Sadece ASYA
FİNANS'A diş geçiremediler. Çünkü kasada para yoktu. En yakın adamları olan
NURETTİN VEREN'i Fethullah Gülen'in yanına koydular. Adamın kim olduğu
ortaya çıkınca birileri "Hocam Türkiye'de kalamazsın" demeye başladı. Ve o da
kaçtı. Bu da bir operasyondu. Yoksa Gülen okullara kadar her şeyi devretmeye
hazırdı.Ama isteyen çıkmadı. Dert bu değildi de o nedenle... 28 Şubat ve Ergenekon ayrı şeyler
mi?28 Şubat olmasaydı ASKERDE KIRILMA olmazdı. O kırılma
ERGENEKON OPERASYONLARINI getirdi. İçerideki MİLLİ KESİM çok
rahatsızdı. Şimdilik onlar kazandı. Yani işlem bitmedi daha?Yok yok... Askerin bir kesimi ABD
ile sıkı pazarlıkta. Sen yazdın GRAHAM FULLER "sol parti istiyor"
diye...Tek hedefleri Erdoğan'dan kurtulmak. Erdoğan giderse dertleri bitecek
yani?Geçen gün çok önemli bir YAHUDİ bana geldi. "İslamla
sorununuz ne?" diye sordum. Güldü... "Ne İslamı bizim tek derdimiz Erdoğan ve
Hakan Fidan. Artık nereye gitsek DUVARLA TOKUŞUYORUZ.Bunların
ikisinden bıktık" dedi. Yani birilerinin işleri fena halde
bozulmuştu.OLAYA böyle bakmak lazım... Peki paşalar?Zaten hepsi bir
bankanın YÖNETİM KURULU ÜYESİYDİ. Çok açık dimi... Paralar gidince
paşalar da gitti!
Son sözünüz? Ülkeme yazık olmasın. Her Türk vatandaşı bu hükümete, daha
doğrusu Erdoğan'a destek olsun. O giderse kıçımızda don kalmaz. Siyaseti partiyi
bir kenara bırakın ve düşünün. Ülkenin zenginliği mi, yoksulluk ve kaos
mu?Partiyi bölmek için her yolu deniyorlar.Saldırı ve iftiralar devam
edecek.Cevap verdiğimiz sürece sorun yok.Uyanık olmak şart...(Ergün Diler)






Nisan'da gelen Şubat
Önce '12 Eylül Mahkemesi' kuruldu, ardından da 28 Şubat Operasyonu geldi. "Darbe girişimleri, hazırlıkları sorgulanıyor da, peki yapılmış darbelerin üzerine neden gidilmiyor?" diye soruluyordu; cevabı budur.İsmi, "post modern darbe" süreci ile özdeşleşmiş olan Çevik Bir'in gözaltına alınması, Yirmi Sekiz Şubat operasyonundaki en çarpıcı gelişme...28 Şubat 1997 döneminin soruşturmasıyla ilgili ilk adım...Geçtiğimiz 21 Şubat'ta atılmış, Genelkurmay'da görevli bazı memurların tanık olarak ifadesi alınmıştı. Dünkü gözaltılar, özel yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği'nin yürüttüğü Yirmi Sekiz Şubat soruşturmasının ne denli derinleştiğini gösteriyor.
***
28 Şubat 1997'de Genelkurmay İkinci Başkanı idi, Çevik Bir..."Darbenin Genelkurmay Başkanı" İsmail Hakkı Karadayı'dan bile daha öne çıkmış bir görüntüsü vardı. Bu durumun derin anlamı hala daha bilinmiyor.Yani? Washington'a bağlı ve bağımlı, bütün kurumların üzerindeki "Derin Yapı" ile Genelkurmay Başkanlığı arasındaki KÖPRÜ idi, "İkinci Başkan" Çevik Bir!Darbeye adını veren 28 Şubat MGK'sından bir hafta evvel, Çevik Bir dönemin MGK Genel Sekreteri İlhan Kılıç'la birlikte Washington'daydı. İkili, CIA Başkanı George Tenet'le gizlice bir araya gelmişti.Çevik Bir'in, işte o ABD ziyaretinde Sincan'dan geçen tanklara (4 Şubat 1997) atfen "Demokrasiye balans ayarı yaptık!" dediğini hatırlıyoruz.28 Şubat'tan sadece üç gün önce de, Genelkurmay Başkanı Karadayı İsrail'i ziyaret etmişti.
***
Çevik Bir Paşa ile aynı günlerde, Rahmi Koç da Washington'daydı! DEİK (Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu) toplantısı bahane, "tesadüf!" şahane idi...
***
28 Şubat muhtırasına muhatap olan Refahyol hükümetinin 18 Haziran 1997'de havlu atmasından yaklaşık bir ay önce, bakınız Rahmi Koç ne demişti:"Küçük Hanım gidicidir ve çok fena gidecek!"(25 Mayıs 1997, Sabah)
***
"Küçük Hanım"dan kastı, Tansu Çiller'di... O dönemde Sabah'da yazan Ruhat Mengi, Rahmi Bey'e soruyor: "Tansu Çiller sıkça sizin Doğan Grubu ile birlikte hareket ederek hükümeti düşürmek için faaliyette bulunduğunuzu söylüyor. Sizce bunun nedeni ne olabilir?"Rahmi Koç, aynen şu cevabı veriyor:"Zannederim, biz ne kadar açıklama yaparsak yapalım, bu onda bir fikri sabit haline gelmiş...'Ya biz, Doğan Medya Grubu'nun arkasındayız, ya onun sahibiyiz, ya büyük ortağıyız veya çok kuvvetli bir nüfuzumuz var; bundan dolayı, Doğan Grubu'nun hükümete olan tenkitlerinin önüne geçebiliriz' düşüncesi var, bunlarda...O yüzden, bizi konunun muhatabı kabul edip bize çatıyor. Kaybedecek bir şeyi olmadığından böyle yapıyor. İşi bitmiştir, artık. Son çırpınışlarıdır!"
***
Rahmi Koç'un o röportajda, Refah Partisi ile ilgili bir soruya verdiği cevap da şöyle:"Gericilik faaliyetleri uzun zaman ihmal edildi. Muhakkak kökünün kazınması lazım...Onun da ekonomik, politik ve hukuki yönleri var.Hepsini toplayıp bir disipline getirmenin yolu bulunmalı..."
***
28 Şubat sürecinde askeri alkışlayanları, canla başla destekleyenleri, teşvik edenleri unutmamız...Asla, mümkün değil!"Postmodern Darbe"nin...İş dünyasındaki...Siyasetteki...Medyadaki ayakları...Kesinlikle göz ardı edilemez.
***
28 Şubat Operasyonu'nu ekranda yorumlayan kimi meslektaşlarımız, operasyonların "Medyaya, iş adamlarına, siyasetçilere uzanmaması gerektiğini" söylüyorlardı!Ne iş?Mehmet Ali Birand, Taha Akyol ve Nazlı Ilıcak'ın "Operasyonun askerle sınırlı kalmasını" arzu eden sözleri pek manidardır!(Tamer Korkmaz)

6 Nisan 2012 Cuma







BAŞÖRTÜSÜ VE BEYAZ TÜRKLER
Cumhuriyetin din’e bakışı, kuruluşundan bu güne kadar hep sorunlu oldu. Bu sorunlu bakış açısı maalesef günümüzde de devam ediyor. Nitekim 10 Temmuz 1923 tarihinde Cumhuriyetin kurucusu şöyle diyordu: ‘’Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkumdur’’. Aynı günlerde meclis başkanı Fethi Okyar: ‘’Türkler İslamiyet’i kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar. Ve Müslüman kaldıkça da bu halde kalmaya mahkumdur.’’ diye buyuruyordu.
Bu bakış açısıyla şekillenen Cumhuriyet, dine dair ne varsa kaldırmaya, kaldıramadıklarının ise içini boşaltmaya adeta ant içmişti.
Dinin en önemli görünür hallerinden birisiydi ‘’başörtüsü’’.Dolayısıyla bu mücadeleden en fazla nasibini alan dini ögeydi. Dine dair pek çok unsuru sosyal hayatta görmeye tahammül edemeyen Cumhuriyet elitleri mücadelelerini başörtüsü üzerinde yoğunlaştırdı.
İlk etapta kadını sosyal hayatın içine çekerek modernleştireceğini düşündü. Elbette sosyal hayattaki kadın Avrupai bir giyim-kuşamla sosyal hayatta var olabiliyordu. Başörtülü kadın ise köylülüğün, geri kalmışlığın işaretiydi onlara göre. Köy enstitüleriyle köylü kadını modernleştirme çabası içine de girdiler…Ancak sonuç malum…
Derken İslam’ın bu emrini, uyduruk bir takım kelimelerle kategorize ederek kendilerince bir ayrıştırma çabası içine girdiler. İcat ettikleri uyduruk argüman ‘’Türban’’dı. Güya başörtüsü örtmenin bu şekli, siyasi sembol’dü…irticaydı…
‘’Efendim; benim annem de başörtülü ama bunlar dini simge olan ‘’Türban’’ takmakta ısrar ediyorlar’’ diyerek başörtüsü ile mücadelenin yeni versiyonunu tedavüle soktular.Oysa icat ettikleri uyduruk kelimeler ile mücadele etmeye çalıştıkları başörtüsüydü. Aradaki temel fark örtünme şekliydi, amaç aynıydı oysa.Nitekim ‘annelerimizin başörtüsü gibi başımızı örttüğümüzde üniversitelere girebilecek miyiz, çalışma hayatında olabilecek miyiz’ diye sorulunca gerçek niyetleri ortaya çıkıyordu.
Başörtülü bir kadın onların kurumlarında ancak çaycı, temizlikçi, hizmetçi olabilirdi.Onlara verebilecekleri paye en fazla buydu.En azından şimdiye kadarki uygulamaları böyleydi. Geçen hafta içersinde bir haber düştü haber sitelerine. Gözden kaçan bir haber…Üzerinde durulmaya gerek görülmeyen…Ancak bana göre çok önemli…
Laikçi elitistlerin gazete/tv lerinden Habertürk; ‘’kurumlarında çalışan temizlik görevlisi kadınlara bina girişinde başlarını açma talimatı verdi. Temizlik görevlisi başörtülü kadınların ise bu talimat gereği binaya başörtülerini çıkararak girdiler’’ diye bir haber. Anlaşılan temizlikçileri de başörtülü görmeye dayanamıyor artık beyaz Türkler. Ama nede olsa onlar özgürlükçü… Güçleri özgürlüklerinde!... (Ş.A)

31 Mart 2012 Cumartesi





ÇETİN DOĞAN'IN AVUKATLARI FENA ÇUVALLADI
Çetin Doğan ve avukatlarının Amerika’dan aldıkları rapora göre, 16 no’lu CD içerisinde bulunan Karadeniz ve Ereğli’yle ilgili planlar, aslında 2006 yılından sonra “üretilmişti ve sahtelerdi”. Peki, gerçekler kendilerinin dediği gibi miydi? Dünkü yazımda bu “sahte” denen belgelerin perde arkasını yazacağımı açıklamıştım. Ayrıca, “sahte” denen Balyoz Harekât Planı’nı, gerçek denen belgeler ve ses kayıtlarıyla karşılaştıracaktım. 2003 yılında hazırlanan bir belgenin güncellenmesi halinde nasıl 2007 görünebileceğini, Microsoft’un notlarını paylaşarak açıklayacağımı da belirtmiştim. Bugün yerim olmadığı için Balyoz Harekât Planı ve Microsoft’un notlarını, yazı dizime de bir gün ara vererek, pazartesi gününe bırakıyorum. Bugün Karadeniz ve Ereğli planlarıyla ilgili Çetin Doğan’ın avukatlarının kamuoyunu nasıl yanılttığını açıklayayım. Şimdi sıkı duralım... 2006 yılında üretildi denen belgeler, aslında Mehveş Evin’in yayın yönetmenliği yaptığı Aktüel dergisinde, Eylül 2003’te üç haftalık yazı dizisi olarak yayımlanmıştı. Üstelik belgeler ıslak imzalıydı ve üstünde de sayı numaraları vardı. Arşivlere giren, kayıtlı belgelerdi. 2003’te Aktüel’de yayımlanan ve Balyoz CD’lerinden 16 no’lu CD’de yer alan belgeler, “Türkiye’nin irticai taktik resmi”nin çıkartılması için Zonguldak’ın ilçesi Karadeniz Ereğli’nin fişlenmesiyle oluşturulmuştu. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karadeniz Bölge Komutanı Tümamiral Deniz Kutluk’un imzasını taşıyordu. Belgelerde irticacı mahalleler, tüm cami ve okullar, Ereğli Demir-Çelik fabrikaları başta olmak üzere her yer ve her şey “gözetim altına” alınmıştı. Tümamiral Kutluk’un imzasını taşıyan belgelerde Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Abdüllatif Şener’in ismi de geçiyordu. Ama belgelerde yer alan sürpriz isim, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in damadı Mahmut Süleyman Göksu’ydu. Erdemir Yönetim Kurulu üyesi olduğu için istihbarat raporlarında adı geçmişti Göksu’nun. 30 Ağustos 2003’te tuğamirallikten tümamiralliğe terfi eden Kutluk, elbette durduk yerde koca bir ilçeyi mercek altına almamıştı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın emri üzerine harekete geçmiş, emirde, Batı Çalışma Grubu rapor sisteminin tekrar hayata geçirilmesi; 1 Mayıs 1997’de Batı Çalışma Grubu’nca uygulanmaya başlanan rapor sistemi gereği, 13 Mart 2003’te revize edilmesi istenmişti. Yani Balyoz Darbe Planı’ndan bir hafta sonra, raporların güncelleştirilmesi ve fişleme yapılması emredilmişti. Tıpkı Balyoz ses kayıtlarındaki listeleri güncelleştirin, fişlemelere devam edin itirafları gibi. İşte bu emir gereği, tüm ilçe büyüteç altına alındı. İlçede asıl önemli olan Ereğli Demir-Çelik fabrikalarıydı. Böylelikle araştırmanın önemli bir kısmı Erdemir üzerinde yoğunlaştı. AK Parti, iktidara gelmesinin hemen ardından Erdemir dâhil, Türkiye’de bulunan tüm demir-çelik fabrikalarının yönetim kurulu üyelerini değiştirmişti. 14 Ocak 2003’te Ereğli’de göreve gelen yeni kurul, dokuz kişiden oluşuyordu. Kdz. Ereğli’de bulunan “Karadeniz Bölge Komutanlığı İstihbarat ve İstihbarata Karşı Koyma ve Güvenlik Şube Müdürü” Dnz. Bnb. İsmail Tümer’in hazırladığı dört sayfalık rapora göre bu yönetim kurulunun yedi üyesi AKP ile irtibatlıydı. Tümer’in hazırladığı istihbarat raporu, AKP yöneticilerinin yönetim kurulu üyeliklerini kendi aralarında paylaştıklarını söylüyordu. Bu paylaşıma göre Başbakan Recep Tayyip Erdoğan üç, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Devlet Bakanı Abdüllatif Şener’in payına iki üyelik düşmüştü. Erdemir’in eski Genel Müdürü Maksut Süleyman Göksu da yönetim kurulunda yer aldı. Göksu, yedinci Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in damadıydı. Tümer’e göre Erdemir’e Nakşibendîler hâkim olmaya çalışıyordu. Bu çerçevede 50 ve 55 yaşını dolduran 400 kişi emekli edilerek şirkete yeni isimler alınmaya çalışıldı. Tümer bu işlemi “şirketi ele geçirmek” olarak yorumluyor ve AKP’yi sorumlu tutuyordu: “Erdemir içindeki personel tasfiyelerinin genel müdürün (Abdülkerim Dervişoğlu) inisiyatifinde olmayıp Nakşibendî tarikatının bölgesel planı izlenerek, yeni yönetim kurulu ve AKP mahalli yönetimi tasarruflarıyla yürütülmekte olduğu sanılmaktadır.” Dnz. Bnb. İsmail Tümer, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda işlem gören Erdemir hisselerinin değer kaybetmesini şöyle yorumluyordu: “Değeri ucuzlayacak şirket Yeşil Sermaye’nin eline geçecek. Diğer bir öngörü ise Erdemir’in bilinçli olarak piyasa değerinin ucuzlatılmakta olduğudur. Bilahare Erdemir stratejik yatırımının ve stratejik nitelikteki limanının özel sermaye gruplarının eline geçirilmesi sağlanacaktır. Üç yıl içinde kâr patlaması yapması düşünülen Erdemir’in ‘Yeşil Sermaye’ eline geçmesi hâlinde Koç ve Sabancı grupları ile baş edebilecek mali portföye kısa sürede ulaşabileceği uzmanlarca değerlendirilmektedir.” Dnz. Bnb. İsmail Tümer’in dikkat çektiği bir başka nokta ise Erdemir’de çalışanların maaşlarını aldıkları bankalardı. Rapora göre bu isimlerin çoğunluğu iki milyar lira ve üzerinde maaş alıyordu, maaşları ise Pamukbank ile Yapı Kredi Bankası ödüyordu. Ancak bu durum yakında değişecek, iki bankanın yerini faizsiz finans kurumu Asya Finans alacaktı. Bu durumda Asya Finans yaptığı bankacılık işlemlerinden yılda 500-600 milyar lira para kazanacaktı! Dnz. Bnb. İsmail Tümer’in üzerinde durduğu bir başka isim de Fazlı Erdoğan’dı. Erdoğan, Kdz. Ereğlisi’nin bağlı olduğu Zonguldak’ın milletvekiliydi. 3 Kasım 2003 seçimlerinde AKP’den milletvekili olmuştu. Bnb. Tümer’e göre Erdoğan, Ereğli Müftüsü Mehmet Sönmezoğlu’nu görevden aldırmak için uğraşıyordu. Sönmezoğlu’nun laik ve Atatürkçü kimliği ile tanındığının altını çiziyordu Dnz. Bnb. Tümer. Aslında o, bu kanıya kendi kendine varmamıştı; Sönmezoğlu da kendi kimliği hakkında onu aydınlatmış, yardımcısı Halil İbrahim Demirbaş’ın irticai kesimlerle bağlantısı olduğunu söylemişti. Raporda bu konu ayrıntılarıyla ele alınmıştı. Tüm bu raporlar ânında Deniz Kuvvetleri Karargâhı’na bildiriliyordu Tümamiral Deniz Kutluk tarafından. Hatta Kdz. Ereğli İmam-Hatip Lisesi müdürünün değiştirilmesi bile rahatsız etmişti Kutluk’u ve bu durum da 30 Nisan 2003’te Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bildirilmişti: “Türban ile mücadelede başarısı ile temayüz etmiş ve dört yıldır görevinde bulunan İmam-Hatip Lisesi Müdürü İslam Güner’in Kdz. Ereğli yeni Milli Eğitim Müdürü Nuri Yılmaz’ca görevinden alınma çabasının İlçe Kaymakamı’nca önlendiği ilgi (d) yazısı ile bildirilmiş idi. Müdür İslam Güner, Zonguldak Valiliği’nin Ek-B’de sunulan ilgi (e) yazısı ile 30 Nisan 2003 tarihinden itibaren görevinden alınmıştır. Bu arada Zonguldak Valisi’nin –Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin parti politikaları kapsamında– AKP Zonguldak Milletvekili Köksal Toptan’ın yoğun taleplerine maruz kaldığı istihbar edilmiştir.” Kdz. Ereğli’de sadece tayin ve terfileri izlemekle sınırlı kalınmadı. Kurban Bayramı namazları ile Cuma namazları takibe alındı. Bu defa laiklik karşıtı vaaz ve hutbe verilip verilmediği araştırılmaktaydı. Bölgedeki 300’ü aşkın camide, imam ve vaizler incelemeye alındı. Haklarında rapor tutulup, Karargâh’a gönderildi. Mahalle mahalle fişlediler İlçedeki özel eğitim kurumları da fişlemelerden nasibini almıştı. O kadar ki Özel Yıldırım İlköğretim Okulu’nun düzenlediği “18 Mart- Çanakkale Şehitleri Haftası” çalışmaları bile ilgililerin dikkatinden kaçmadı. Konuşmacı, muhafazakâr camianın yakından tanıdığı eğitimci-yazar Vehbi Vakkasoğlu’ydu. Konuşma, konuşmacı, dinleyiciler, konuşmaya verilen tepkiler ayrıntılarıyla bir bir tesbit edildi ve aynen Karargâh’a iletildi. Konuşmayı izleyen, yine aynı okulda Milli Güvenlik Dersleri’ne giren Dnz. Bnb. İsmail Tümer’di ve özel izinle, görevli olarak gitmişti bu toplantıya. Camiler ve okullardan sonra sıra mahallelere gelmişti. Tüma. Deniz Kutluk’un hazırladığı rapora göre ilçede altı mahallede “Kılık ve Kıyafet Kanununa Aykırı Giyinenler” mevcuttu: “Bölgede Kılık ve Kıyafet Kanunu’na aykırı giyime az rastlanılmakla birlikte, söz konusu kanuna aykırı giyinenlerin nispeten daha fazla görüldüğü mahaller aşağıda belirtilmiş olup, konu ile ilgili istihbari çalışmalara devam edilmektedir; Yeşiltepe ve Belen mahalleleri, Bağlık Mahallesi 1 no’lu ve 2 no’lu Sakindere sokakları, Atatürk İlköğretim Okulu civarı, Karga Mahallesi, Güldere Mahallesi ve Gülüç Erdem Yuva Evleri arkası Sazlık Sokak...” İlçedeki otomotiv şirketleri, döviz büroları, finans ve factoring kuruluşları ile dinlenme tesisleri de tek tek fişlendi. Her kuruluşun hangi dinî cemaat veya tarikata bağlı olduğu tesbit edildi. Böylece bu tesislere giden kişiler hakkında da kanaat oluşturuldu. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Karadeniz Bölge Komutanlığı’nın 3590-81-03 numaralı, 23 Mart 2003 tarihli, “Kdz. Ereğli’deki İrticai Kadrolaşma Çalışmaları Hakkında” raporu ve aynı kurumun 30 Nisan 2003 tarihli bir başka raporunda yazılanların bir kısmı böyleydi. Yani Çetin Doğan’ın avukatlarının Amerika’dan aldıkları rapora göre sahte dedikleri belgelerin sayı numaraları bunlardı. Şimdi sahte denen belgeyle ilgili biraz daha ayrıntılı bilgi verelim. İlk rapor, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın 1 Mayıs 1997 tarihli yazısıyla (Bu emri de Çetin Doğan 1997 yılında aldırmıştı) “tesis edilen” aynı kurumun “241034B Ocak 2003” numaralı mesajıyla yeniden aktive edileceği bildirilen “Batı Çalışma Grubu” rapor sistemi kapsamında hazırlanmış ve “Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin Kdz. Ereğli’de yürüttüğü kadrolaşma çalışmalarına ilişkin elde edilen bilgiler” sunulmuştu. Bu rapor, 2004 yılında yayımlanan bir kitapta da yer aldı. Ayrıca, sahte denen bu belgelerin ayrıntılarına, Tuncay Opçin’le birlikte hazırladığımız PİRUS adlı kitapta yer verdik. Çetin Doğan ve avukatlarının, 16 no’lu CD sahte, içindekiler sahte dedikleri bir belge de yine yıllar önce, 2003 yılında Aktüel dergisinde yayımlanan bir fakstı. Faksı tüm birliklere çeken isim Çetin Doğan’dı. Bu faksın ayrıntıları da PİRUS kitabımızın 296-299’uncu sayfalarında. İlgilenenler, “sahte” denen ancak aslında gerçek olan bu belgenin ayrıntılarına oradan ulaşabilir. Üstelik “sahte-üretildi!” denen bu belgenin üzerinde faks numarası var ve faksın çekildiği saat de belli. Faks, 15 Ocak 2003’te, saat 14:43’te Donanma Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı’na çekilmiş. Faks numarası 1. Ordu Komutanlığı Özel Müdürlüğü’ne ait. Altında da Çetin Doğan’ın emriyle çekildiği net bir şekilde görünüyor. Çetin Doğan, Balyoz Darbe Planı’nı ortaya çıkardığım gün, “yeni iktidara gelmiş bir parti için neden çalışma yapayım” minvalinde açıklamalar yapmıştı. Bu faksı okuyanlar, Çetin Doğan’ın darbe çalışmalarına aslında ne zaman başladığın net bir şekilde görebilir. 2006 yılında üretildi denen belgelerin bir bölümünün hikâyesi bu. Şimdi şu soruyu sormak gerekiyor. Bu belgeler 2006 yılında üretildiyse, 2003 yılında Aktüel dergisinde, 2004 yılında bir kitapta nasıl yer aldı? Bu belgelerin altında imzalar, sayı numaraları var. “Belgeler üretildi, sahte” diyenler, bu durumu nasıl açıklıyorlar? (Mehmet Baransu)

24 Mart 2012 Cumartesi





Habertürk'te ilginç başörtüsü yasağı!
Ciner Grubu’nun Taksim’deki binasına temizlik görevlisi kadınların başörtülü olarak alınmadıkları iddia edildi.Habertürk televizyonu ve gazetesinin de içinde yer aldığı Ciner Grubu’nun Taksim’deki binasına temizlik görevlisi kadınların başörtülü olarak alınmadıkları iddia edildi. “Gücü özgürlüğünde” sloganıyla yayın yapan Habertürk’te çalışan temizlik görevlisi kadınlara bina girişinde başlarını açma talimatı verildiği ileri sürüldü. Temizlik görevlisi başörtülü kadınların ise bu talimat gereği binaya başörtülerini çıkararak girdikleri belirtiliyor. Kurum çalışanlarından edinilen bilgiye göre kadın temizlik görevlilerinin, binaya giriş yaparken başörtülerini çıkararmaları dikkat çekiyor. Özgürlük yanlısı haberleriyle bilinen Habertürk’teki bu yasağın maksadının tam olarak ne olduğunun anlaşılamadığı ifade ediliyor.

22 Mart 2012 Perşembe





Yalan tarihle nereye kadar?
Geçen asrın ilk çeyreğinde Cihan Devleti’miz yıkılmış ve yerine
Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Yeni kurulan devletin, özellikle çanak
yalayıcıları; kraldan daha fazla kral kesilerek: “Kahrolsun eskiye ait ne varsa!
Yaşasın yeniye ait olanlar ve olacaklar!” demeye başladılar. Hem de nerede;
biliyor musunuz sevgili okuyucularım? Meclis’in çatısının altında.. Köksüzlerden
oluşan bir yığın meb’us; Meclis kürsüsüne çıkarak, başta Fatih Sultan Mehmed Han
olmak üzere bütün Osmanlı sultanları, ağza alınmaz hakaretlerle karalanıyor ve
sözüm ona tarihin çöplüğüne atılmak isteniyordu. Eskiye ait ne varsa
yekûnunu inkâr-iptal ve istiskalle işe başlanmış ve bu cümleden olarak; mahut ve
meş’um 1017 sayılı kanun çıkarılmıştı. Bu kanuna göre; eskiye ait ne kadar resmî
bina (okul, hastane, valilik, kaymakamlık, mahkeme, üniversite vb.) varsa;
bunlar padişah tuğrası ve eski yazıyla kitabe ihtiva ediyorsa, bütün hepsi
kazınıp yok edilecek veya binaları yıkılıp yer ile yeksan edilecekti!
Tarihçi-yazar Osman Öndeş’in pek yerinde tespiti ile; “Bu kanuna göre
İstanbul Valiliği yanlış binada icra-i faaliyette bulunuyor. Ya bu kanun
yürürlükten kaldırılmalı veya İstanbul Valiliği o binadan taşınmalıdır!” Ama,
burası Türkiye diyorsanız; o başka!.. Toprağı bol olsun, müteveffa Zakaryan
Kalfa, babama anlatmıştı: “... Gizli emir Ankara’dan gelmişti. Bu pis iş için
Ermeni usta ve işçiler seçilmiş ve görevlendirilmişti. Bizler gizlice kilisede
toplanıp durumu müzakere ettik. Bu emre uyarsak, bu yazıların sahipleri günün
birinde gelip Ermenilerden hesap sorarsa ne yaparız?! Uzun konuşmalardan sonra
çözümü bulmuştuk; yazı ve tuğraların üzerleri sıva ile kapatılacak; vakti
gelince üzerleri kazılıp alttaki yazılar ortaya çıkarılacaktı. Öyle yaptık. Ama,
Kağıthane boyunca onca köşklerin, kasır ve sarayların bir cm kalınlığındaki
buzlu camlarını balyozlarla kırıp tarumar etmemizi ve o tarihî eserlere nasıl
kıydığımızı anlatamam!” Ecdadını inkârla işe koyulan ve onlara küfretmeyi
maharet bilen onca köksüz ve yüreksiz insanın, bunca kini nerelerine
sığdırdığını doğrusu merak etmemek mümkün değildir!(Fuat BOL)