BAŞBAKAN'IN, TAYYİP ERDOĞANI BİTİRME PLANI
Türkiye'de siyaset ve medya arenasında özellikle son 1 yıldır, "Tayyip Erdoğan'sız Türkiye" şeklinde zikredilen bir iddia var.
AKP Medyasında, Abdülkadir Selvi ve Sevilay Yükselir gibi köşe yazarlarının, "Tayyip Erdoğansız AKP istiyorlar" veya "Erdoğan'ı bitirmeye çalışıyorlar" şeklinde ifade ettiği bu iddia, her soruşturmada kendisinin hedef alındığı ileri süren Başbakan Erdoğan dahil, AKP'li siyasilerin ve gazetecilerin uyguladığı stratejinin belkemiğini oluşturuyor. Başbakan Erdoğan'ın soruşturmaları savuşturmak için kendisini merkeze oturtması belki doğal kabul edilebilir ancak AKP Medyası'nın en ufak bir delil ortaya koymadan "Varlığım varlığına armağan olsun" tarzı geliştirdiği bu söylem, hayli sorunlu. Lakin olayın bir de 'duygusal' boyutu var. "Kraldan çok kralcılık" olarak tanımlanabilecek bu iddiaları dillendiren medya grupların devletten aldığı ihaleler ya da TMSF marifetiyle elde ettiği imkanlar göz önüne alınınca, telaşın gerçek nedeni gün yüzüne çıkıyor.
İleride bu telaşın perde arkasını detaylarıyla yazarız ancak ortaya atılan iddia ne kadar tutarlı, öncelikle onu ele alalım.
Tayyip Erdoğan, bitirilmek isteniyor mu? Bitirilmek isteniyorsa, kim bitirmek istiyor?
Evet, Tayyip Erdoğan'ı bitirmek isteyen biri ve ona kayıtsız şartsız biat halinde olan birileri var. Onların kim olduğunu görmek için koronometreyi 12 Eylül 2010 referandumundan başlatmak gerekiyor.
Türkiye'nin demokratikleşmesi, devletin kapılarının millete ardına kadar açılması, 'üstünlerin hukuku yerine hukukun üstünlüğü'nün tesis edilmesi açısından bir milad olmuştu 12 Eylül Referandumu. İçinde elle tutulur hiçbir delil olmadan açılan ve karara bağlanan siyasi parti kapatma davaları sona erecek, artık 367 garabeti gibi hukukun fiilen ortadan kaldırıldığı kararlarla milletin iradesine ket vurulamayacak, temel insan hak ve hürriyetleri Anayasal güvenceye kavuşturulacaktı. Yüzde 58'lik Millet İradesi, artık üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü tesis edilsin diye Referandum'da "EVET" dedi. Millet iradesi, HSYK'nın dar bir yapının hegemonisinden çıkıp tüm hakim ve savcıların tercihleriyle şekillendirilmiş bir yapıya kavuşsun, siyasetin ve ideolojinin tesir edemediği bir adalet sistemi oluşturulsun ve bu sayede 'Yargı bağımsızlığı' tesis edilsin diye 'EVET' dedi.
Ne olduysa, bu 'EVET'ten sonra oldu!
3 Kasım 2002'de iktidara gelen AKP, 12 Eylül Referandumu sayesinde 'muktedir' oldu; Başbakan Tayyip Erdoğan, Türkiye tarihindeki en güçlü siyasi liderlerden biri haline geldi. 'Tayyip Erdoğan'ı Bitirme Planı' da 12 Eylül Referandumu'ndan sonra uygulama kondu. Referandumdaki değişikliklerin onaylanması mücale edilen kesimlere yönelik çok büyük bir tasfiye operasyonu başlatıldı.
Operasyonun hedefindeki ilk isim sandığınız gibi Cemaat değil, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül idi. Gül 2007'de, 27 Nisan E-Muhtırası gibi aksi yöndeki tüm müdahalelere ve 22 Temmuz seçimlerinden sonraki perde arkasında yapılan 'Çekil' çağrılarına rağmen, 7 yıllığına Cumhurbaşkanlığı'na seçildi. Gül'ün TBMM tarafından Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra, Cumhurbaşkanı'nı halkın seçmesi için bir Anayasa Referandumu yapıldı ve halk bunu yüzde 70 oy oranıyla kabul etti. Referandumda halkın seçeceği Cumhurbaşkanı'nın 5 yıllığına, 2 kez seçilebileceği hükmü getirildi. Bu nedenle de Gül'ün görev süresinin netleşmesini sağlayacak yeni yasa çıkarılması gerekiyordu. Başbakan Tayyip Erdoğan ve AKP, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün 'Görev sürem netleştirilsin' yönündeki tüm çağrılarına rağmen, tam 5 yıl boyunca, görev süresini belirleyen yasayı çıkarmadı. Başbakan Erdoğan, 12 Referandumu ve 12 Haziran seçimleri sonrasında, Gül'ün görev süresi konusunda net bir ifade kullanmadı, kararı Yüksek Seçim Kurulu'nun vereceğini söyledi.
2011 yılı Aralık ayında ise Erdoğan ve AKP yöneticileri Gül'ün görev süresinin 7 yıl olması gerektiğini söylemeye başladı. Gül, 5 yıl boyunca belirsizlikler yumağında, verilecek kararı beklemeye mecbur bırakıldı. AKP yönetimi, Gül'ün görev süresinin 7 yıl olması ile 2014'te Başkanlık sistemine geçilmesi gerektiği söylemlerini eşzamanlı olarak dillendirmeye başladı. Ve o yasa çıkarıldı. AKP, 5 yıldır beklettiği Gül'ün görev süresini belirleyen yasayı 2012 yılı Ocak ayında çıkardı. Lakin, yasaya çok ilginç bir madde koydu. Bu maddeye göre Gül, 2014 yılına kadar görev yapacak ancak ikinci kez aday olamayacaktı. (http://www.haber7.com/ic-politika/haber/829855-gul-ikinci-kez-aday-olamayacak) Gül'ün ikinci aday olması engellenirken diğer yandan da kendisine NATO Genel Sekreterliği ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği gibi kariyer planları yapılmaya başlandı. Yolsuzluk operasyonu sonrası istifa etmek zorunda kalan Eski AB Bakanı Egemen Bağış, yasanın çıkarılmasından sonra 25 Mart'ta, "NATO, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'den daha iyi bir genel sekreter bulamaz" dedi. (http://www.internethaber.com/egemen-bagis-abdullah-gul-fransa-ab-turkiye-nato-genel-sekreterligi--428500h.htm#)
Abdullah Gül, kendisine belirlenen kariyer planı ile ilgili açıklamalarında, ne BM Genel Sekreterliği'ni ne de NATO Genel Sekreterliği'ni düşünmediğini açıkladı. (http://www.radikal.com.tr/politika/gul_bm_genel_sekreterligini_hic_dusunmedim-1077024) (http://www.sabah.com.tr/Dunya/2012/05/25/aklimda-nato-genel-sekreterligi-yok)
Siyaset kulislerinde konuşulan, Başbakan Erdoğan'ın 2014 planlarında, Abdullah Gül'e yer olmadığı, BM Ve NATO Genel Sekreterliğ'nin de bu nedenle gündeme getirildiği, Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olmasının ardından koltuğunu, kendisiyle uyumlu çalışacak birine bırakmak istediği düşünceleri, genel kanaat haline geldi. Vatan Gazetesi yazarı Reha Muhtar, yasa çıkmadan önce, 7 Aralık 2011 tarihinde yazdığı “Abdullah Gül Birleşmiş Milletler'e Genel Sekreter...'' başlıklı yazısında, AKP'nin Gül'ü tasfiye planını açıkça yazmıştı. (http://haber.gazetevatan.com/%93abdullah-gul-birlesmis-milletlere-genel-sekreter/416017/4/yazarlar)
Başbakan Erdoğan'ın ve kurucusu olduğu AKP'nin ikinci kez aday olmasına engel olması Cumhurbaşkanı Gül'ü derinden yaraladı. Artık tek umut CHP'nin yasayı Anayasa Mahkemesi'ne götürmesine kalmıştı. Gül, "Anayasaya aykırılığı iddia ediliyorsa ana muhalefet partisi Anayasa Mahkemesi’ne gidebilir” diyerek, CHP'ye yasayı AYM'ye götürme çağrısı yaptı. (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/19730824.asp) (http://www.haberand.com/videogaleri/gul-chp-anayasa-mahkemesi-ne-gitmeli-v-13456)
Ve CHP, yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi, 16 Haziran 2012'de Gül'ün görev süresinin 7 yıl olduğunu tescillerken, iki kez aday olamayacağını belirten maddeyi ise iptal etti. (http://www.ntvmsnbc.com/id/25358384/)
Anayasa Mahkemesi'nin Gül'ün ikinci kez adaylının önünü açan kararrına AKP'nin tepkisi çok sert oldu. Kritik her konuda Başbakan Erdoğan'ın sözcüsü gibi hareket eden Bekir Bozdağ, Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde, "Bana göre Anayasa Mahkemesi'nin kararı, Cumhurbaşkanı'nın görev süresinin 7 yıl olduğuna ilişkin kısmı anayasaya uygundur ve doğrudur. Ancak ikinci kez seçilmeme hususunu iptaline ilişkin kısmı ise anayasaya aykırıdır" diyerek AKP Hükümeti'nin karara tepkisini ortaya koydu. (http://www.haberler.com/hukumetten-flas-aciklama-3711736-haberi/)
Abdullah Gül, tüm bu yaşananlara, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Ahmet Sever'in Vatan Gazetesi'nden Ruşen Çakır'a verdiği röportajla cevap verdi. Sever, Cumhurbaşkanı Gül'ün ikinci kez aday olmasına engel olmaya çalışılmasına çok kırıldığını söyledi. Gül'e 2007'de de 'inanamayacağımız bazı isimler' tarafından adaylıktan çekil baskısı yapıldığını ve 2014'te yeniden aday olabileceğini belirtti. Balyoz ve Ergenekon davalarındaki Gül'ün kararlı duruşuna işaret ederek, "Eğer Abdullah Gül o sancılı sürecin sonucunda cumhurbaşkanı olmasaydı bütün bu gelişmeler, ilerlemeler o kadar kolay gerçekleşemezdi" dedi. (http://haber.gazetevatan.com/Haber/468893/1/Gundem)
Gül, Gezi olayları sırasında söylediği 'Demokrasi sandıktan ibaret değildir" şeklindeki sözlerinde olduğu gibi birçok konuda Başbakan'la farklı düşüdüğünü gösterdi. Erdoğan da bu söylemin arkasında İsrail'in olduğunu iddia ederek, "Şimdi ben soruyorum; 'Demokrasi sandık değildir' diyenlerin kim olduğunu öğrendiniz mi?" diyerek karşılık verdi. (http://www.haberler.com/erdogan-demokrasi-sandik-degildir-diyenlerin-kim-4976493-haberi/)
CHP'nin Anayasa Mahkemesi'ne müracaatı sayesinde ikinci kez aday olma imkanına kavuşan Gül, o gündür bugündür aday olup olmayacağı yönündeki sorulara hep "Zamanı gelince konuşuruz" diyerek cevap verdi. Bu sorunun cevabını enin sonunda, en geç Ağustos ayında almış olacağız...
LİBERALLERLE YOLLARI AYIRACAĞIZ
Gül'ü tasfiye planı CHP'nin Anayasa Mahkemesine müracaatı sayesinde başarılı olamadı ancak 12 Eylül Referandumu'na 'Yetmez ama Evet' diyerek destek veren 'Liberaller', Gül kadar şanslı değildi. Onların tasfiyesine engel olacak bir Anayasa Mahkemesi de yoktu. Liberallerin tasfiyesi, Gül'e biçilen kariyer planı gibi övgü soslu tasfiye de değildi. Parti yetkilileri tarafından açık açık ifade ediliyordu. AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu, 1 Nisan 2013'te medyaya yansıyan açıklamasında, "10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak" dedi ve AKP'ye bugüne kadar destek veren liberallere kapıyı gösterdi. (http://t24.com.tr/haber/babuscu-onumuzdeki-10-yil-liberaller-gibi-eski-paydaslarimizin-kabullenecegi-gibi-olmayacak/226892)
Aziz Babuşçu'nun 'diyelim ki liberal kesimler' sözü, aslında tasfiye edilecek tek kesimin liberaller olmadığını da gösteriyordu. Bu sadece, tasfiye edilecekler arasında, liberallerin de olduğunun ifadesiydi. (http://www.aktifhaber.com/aziz-babuscunun-bizimle-olmayacak-dedigi-paydas-cemaat-mi-897681h.htm)
Herşey tam da Babuşçu'nun söylediği gibi oldu. Medyada, tüm mahalle baskısına rağmen, bugüne kadar AKP'ye destek veren liberal yazar ve aydınlar arasında, birbiri peşi sıra yaprak dökümü başladı. AKP'nin medyaya uyguladığı baskı nedeniyle, Star Gazetesi'nden Mehmet Altan ve Berat Özipek, Milliyet Gazetesi'nden Hasan Cemal, Sabah Gazetesi'nden Yavuz Baydar ve Nazlı Ilıcak, Yeni Şafak'tan Murat Aksoy gibi liberal demokrat isimlerin yazılarına son verildi. Dediğimiz gibi, liberallerin haksızlıklara ve tasfiyeye karşı, Anayasa Mahkemesi'ne atadıkları kendilerini koruyabilecek mahkeme üyeleri yoktu. AKP Medyası, "Köşeyi verdiğim gibi almayı da bilirim" dedi, vefanın sadece bir semt adı olduğunu haykırırcasına, liberalleri acımasızca tasfiye etti.
28 ŞUBAT, GÜLEN İÇİN BİN YIL SÜRECEK
Liberaller gibi tasfiye listesinde ilk sırada yer alan bir kesim daha vardı. Tahmin edebileceğiniz gibi Cemaat, tasfiye listesinide Abdullah Gül ve liberal aydınlar ile birlikte ilk 3'te idi. Cemaati tasfiye planı, Hakan Fidan'ın 2010 yılı Mayıs ayında MİT Müsteşarı olmasıyla birlikte, 12 Eylül referandumundan önce uygulama kondu. Fidan göreve gelir gelmez, "Paralel bir örgütlenmeye devlet içinde izin vermemek ana görevimiz" diyerek, kendisine tevdi edilen asli vazifesini ifade etti. (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19904891.asp) Cemaati yönelik fişlemeler yapıldı, bürokraside tasfiye listeleri hazırlandı ve tatbik edildi. (http://haber.gazetevatan.com/Haber/430782/4/Yazarlar)
KCK'nın eylemleri ve MİT ajanlarının bundaki rolünün araştırıldığı 7 Şubat 2012'deki soruşturmanın ardından ise o güne kadar kapalı kapılar ardında yürütülen çalışmalar açıktan yapılır hale geldi. Başbakan Tayyip Erdoğan, 7 Şubat krizinden yaklaşık 1 ay sonra 25 Mart'ta, Güney Kore'ye uçarken, uçaktaki gazetecilere dershaneleri kapatacaklarını 'İLK KEZ' açıkladı. (http://www.haberturk.com/gundem/haber/727711-universite-sinavi-kalkiyor-dershaneler-kapanacak)
Cemaatle irtibatlı olduğu iddia edilen bürokratların tasfiyesi son sürat devam ederken, en önemli faaliyet alanlarından biri olan eğitimde de bitirilmesi için dershanelerin kapatılması gündeme getirildi. Bunun yanı sıra eşzamanlı ve tek merkezden koordineli olarak, AKP Medyasında Fethullah Gülen ve Cemaate yönelik 'itibarsızlaştırma' kampanyası başlatıldı. Operasyonun icra merkezi, Başbakan Erdoğan'ın damadının ağabeyi Serhat Albayrak'ın başında olduğu Sabah-ATV grubu idi. Gülen ve Cemaate yönelik, "Soros" ve "Masonik yapı" benzetmesi, "Hoca veyaseti" ithamı, "Ergenekon'la ittifak", "Muhteşem Malikana" ve "Sarıgül'e destek verecek" iddiaları, önce Sabah, ardından diye AKP medyasında yer bulmaya başladı. 2012'nin Kasım ayında, dershanelerin tamamen kapatılması için hazırlanan yasa taslağının ortaya çıkmasıyla gerilim zirveye tırmandı. AKP'li gazeteciler, "Cemaatin neden bitirilmesi gerektiğine dair" binbir gerekçe ürettiler.
17 Aralık'ta ortaya çıkan Türkiye'nin en büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalının ardından ise Cemaate yönelik müthiş bir kampanya başlatıldı. Ayakkabı kutularındaki milyon dolarlar, bakanın kolundaki 700 bin liralık rüşvet saati ve bakan oğlunun evindeki para sayma makinesiyle ortaya çıkan skandalı örtmeye çalışan Başbakan Erdoğan, referandum akşamı teşekkür ettiği Cemaate, "İnlerine gireceğiz" , "Çete" , "Örgüt" , "Paralel Devlet", "Dostmodern Darbe" ve son olarak "Haşhaşi" diyerek tenkil taarruzu başlattı. Bürokrasinin her kademesinde büyük bir tasfiye sürecine girildi. Binlerce polis ve polis müdürü görevden alındı. Cemaate yakın işadamlarını iflas ettirmek için her yol denendi. Milyonlarca insanın mağdur edileceği dikkate alınmadan Bank Asya'nın batırılması için devletin tüm imkanları seferber edildi.
Yolsuzlukların üstü AKP Medyası'nın manşetleriyle örtülmeye çalışıldı. Halbuki, manşetlerin haketmeyen hiçbir kimseyi Başbakan yapamadığını ve hiçbir siyasi partiyi iktidara getirmeye yetmediğini en iyi bilen, "Biz buralara manşetlerle savaşarak geldik" geldik diyen Başbakan Erdoğan'ın bizzat kendisiydi. Manşetlerle ne iktidar olunurdu ne de yolsuzlukların üstü örtülebilirdi. Ancak, denize düşmüş misali, bugüne kadar Türkiye'nin mütedeyyin ve demokrat kesimlerine kan kusturan sicili bozuk isimler, Cemaate saldırsın diye kanal kanal dolaştırıldı, manşetlere taşındı. Ergenekon ve Balyoz davaları için Doğu Perinçek'ten rol çalarcasına 'Kumpas' ifadeleri kullanıldı.
12 Eylül Referandumu'nda özgürlüklere yüzde 58'le 'Evet' diyen 'Millet İradesi', böyle bir Türkiye hayal etmemişti. Millet, Gül ile Erdoğan arasında 'kardeşlik hukuku'nun varolduğunu düşünüyor, demokrat aydınların ve mütedeyyin insanların çabalarıyla daha demokrat ve müreffeh bir Türkiye'nin inşa edileceği hayalini taşıyordu. Ancak güç ihtirası, bu hayalin gerçekleşmesine müsade etmedi.
Fatih Altaylı'nın Erdoğan için 'Atatürk' iması yaparak, "Her devrim hareketinden sonra o devrimi yapanların bir bölümü hareketten şu veya bu şekilde kopar veya kopartılır. 1. Türk devrimi dahil tüm devrimlerde bu olmuştur" sözleriyle ve Sanem Altan'ın "Tayyip Erdoğan da tıpkı Atatürk gibi birlikte yola çıktığı herkesi siyasi alandan temizlemek istiyor ve temizliyor" diyerek yorumladıkları tafiye süreci böyle gelişti. (http://www.postmedya.com/fatih-altaylidan-basbakan-erdogan-icin-ataturk-imasi-90137h.htm) (http://www.haberturk.com/yazarlar/fatih-altayli/893042-goruntusu-yeter-ezmeye) (http://haber.gazetevatan.com/basbakan-ile-ataturk-arasindaki-benzerlik/588026/1/gundem)
Evet, çok önemli konumdaki biri, Tayyip Erdoğan'ı bitirmek için büyük bir tasfiye planı uyguladı.
Ancak o kişi, ne Abdullah Gül ne liberaller ne de Cemaat idi.
Tayyip Erdoğan'ı bitirme planını, bizzat Başbakan'ın kendisi planladı ve uyguladı.
Varlığını tehlikede gören AKP Medyası patronajı da, 'Kraldan çok kralcı reflekslerle bu planın tatbik edilmesinde baş rolü oynadı.
Oysa ki herşey çok farklı olabilirdi... (Postmedya)