Şahin ATABEK

29 Mayıs 2012 Salı






Balyoz sanığı paşadan intikam yemini iddiası

Dehşete düşüren ses kaydı. Balyoz sanığı Tuğamiral Cem Aziz Çakmak'a ait olduğu iddia edilen ses kaydında kan donduran tehditler yer aldı.

Balyoz sanığı Tuğamiral Mehmet Fatih İlgar'a ait olduğu iddia edilen itiraflarının ardından
internete şok bir ses kaydı daha düştü.

Buna göre Çakmak, "İki sene içinde Balyoz'un rövanşı olacak, çok can yanacak. Kendilerine en güvendikleri anda çoluk çocuk demeden rövanşı alacağız" diyor. İşte Çakmak'a ait olduğu iddia edilen inanılmaz ifadeler:

KENDİLERİNE ÇOK GÜVENDİKLERİ İÇİN ZAYIFLAR

Şimdi ben şuna inanıyorum. Bir insanın en zayıf olduğu zaman ne zamandır biliyor musun? Kendine çok güvendiği zaman. En zayıf olduğu zaman o zamandır. Ben bu kadar söyleyeyim yeter. Biz de çok güvendik ondan zayıftık. Şimdi de aynı hatayı onlar yapıyor.

KARACILAR DA YÜREKLİ ADAM ÇOK AZ

Biz 80'den sonra çok değişik bir subay tipi yetiştirdik. Menfaatlerine düşkün. Yurtdışı ve görevlere. Efendim paşa olmaya. Memleket meselelerinden uzaklaşmaya, öğrenmemeye. Bak öğrenmek yerine ne bileyim komutanın eşine reçel yapıp götürtmeye. O tip insan yetiştirdik. Çok ciddi söylüyorum bunu da. Ve onlar seçildi. Bugünkü sıkıntının sebebi odur. Bizde Deniz Kuvvetleri'nde biraz daha farklı ama Karacılar'da tamamen böyle. Yani yürekli adamsayısı çok az.

MAHKEMEYE 'ŞEREFSİZLER' DİYE BAĞIRDIM

Ben yalvardım onlara "Ne olur bunlara boynunuzu eğmeyin. Yani 'savunmalarınızda eğmeyin' diye. Ben 'sayın başkan' falan demiyorum artık. "10. Ağır Ceza Mahkemesi üyeleri" diye bağırıyorum. Ne sayın başkan ne sayın üyeler. Hiç öyle şey yok bende. Muvazzaf Denizciler'in bir tanesi söylemedi. Hepsi 10. Ağır Ceza Mahkemesi. Ve hepsi siyasi konuşma yaptı. Şunu söyledim. En sonunda dedim ki "Bu şerefsizlere sesleniyorum" onlara bakıyorum ama. "Dış mihraklara uşaklık eden şerefsizlere sesleniyorum" derken onlara böyle bakıyorum tabii. Kafalarını eğiyorlar böyle. "Bu koltuklara oturacaksınız vatana ihanetten yargılanacaksınız" dedim. Hemen salonda başladı şey. Atarım matarım yine hâkim.' Bunlar bizi esir aldı.

ÇOCUĞUNA KADAR BU İŞ BÖYLE

Hep onu söylüyorum. Allah rövanşını göstermesin onlar için. Çünkü biz bir daha böyle bir rövanşta böyle bir hata yapmayız yani. Yani Atatürk isyan oldu mu "Çoluğu çocuğu kalmasın götürün, şehri götürün" diyormuş. Adam, görüyor yani. Çocuğuna kadar. Bu iş böyle. Kendilerine en güvendikleri an en zayıf oldukları andır. Umut, "özgürlük savaşçılarının can simidiymiş" Mandela öyle diyor. 29 yıl yatıyor Mandela hücrede. Onun için umudu hiç bırakmayacağız. Umudumuz hep olacak.

BU ÜLKEDEN KAÇACAKLAR

Tabii bu daha süreç alacak daha ne kadar çekeriz bilmiyorum. Ama çok uzun süreceğini sanmıyorum. Bakalım kaç kişiyi bırakırlar, bırakırlar mı? Yani olmazsa da iş uzun sürmeyecek artık. Yani aldığımız haberler o yönde bizim. Sağlam kaynaklar. Bunun hesabı sorulacak. Tarihin yargısından kaçmaları mümkün değil. Kimse kaçamaz. Kimse. Yani bunların yatacak yerleri yok. Bunları toprak reddeder, naaşlarını toprak reddeder şerefsizim. Bir iki sene içerisinde bu manzara tam tersine dönecek. Bak söylüyorum bunu. Dersin ki "Bunu bir paşam söylemişti" dersin. Adamlar kaçacaklar. Bu ülkeden kaçacaklar çoğu. Ve rövanşı çok farklı olacak. Çok kişinin canı yanacak. Yani bunun rövanşında çok can yanacak.

AÇ KALACAKLAR

Neler var, neler var, şu anda bizim bildiğimiz neler var. Yani Almanya başka bir şey söylüyor, Amerika başka bir şey söylüyor. Alman istihbaratı var, CIA var. MOSSAD var. Onun için onlar şimdi çok büyük çalkantı içindeler. Çok. Ciddi. Tıkandılar. Bir sürü hesaplaşma olacak. İki sene çok belki bir sene içinde. Eğer biz buradan bir çıkarsak bu dışarıdakilerle çok ciddi bir hesaplaşma olacak, çok ciddi hem de. İlk şeyimiz ne biliyor musun? Aç kalacaklar. Bak söyleyeyim. Aç kalacaklar. Öyle başlayacak zaten. Bu kadar da boş değiliz ya.

Ülke iç savaşla kendine gelir

Tuğamiral Ilgar'a ait olduğu iddia edilen ses kaydında da benzer ifadeler yer almıştı. İç savaş öngörüsünün bulunulduğu kayıtta şu ifadeler dikkat çekmişti: "Çıktıktan sonra da güzel planlarımız var. Savaşsa savaş yapacağız. Yapacak bir şeyimiz yok yani. Burada bitmemesi lazım bunun. Bir iki aya kadar da ve bilgiler de gelen bilgiler de emareler de o yönde. Bir yasa tasarısı gündemde. O yasayla bizi çıkaracaklar. Bu ülke ya ekonomik krizle ya bir iç savaşla kendine gelecek. Bu iki seçenekten bir tanesi kapımızı çalacak. Ondan sonra dönüş yolu orada başlayacak."(Bugün)





Genel müdür bile namaz yüzünden atılmış

Toyota Boshoku Türkiye’nin eski genel müdürü, dini vecibelerini yerine getirdiği için işten çıkarıldığını anlatarak “Cuma’ya gitmem yasaklandı. Namaz kıldığım için İslami Terör Örgütü üyesi olmakla suçlandım” dedi.
TOYATA'DA dini inançları nedeniyle baskıya maruz kalan ve ağır şartlarda çalıştırıldıkları için sakat kalanların TBMM'ye gönderdikleri başvuru di­lekçelerine ulaşıldı. Dilekçelerde mağ­durlar yaşadıklarını anlatırken; ağır çalış­ma koşulları nedeniyle Adapazarı hastanelerinde çok sayıda çalışanın ameliyat ge­çirdiği ve işten ayrılmak durumunda bıra­kıldıkları iddia ediliyor.

Hatta şirketin eski genel müdürü bile dini inançları yüzünden baskıya maruz kaldığını, istifa etmeye zonlandığını belirterek Meclis'e başvur­muş. Toyota Boshoku Türkiye A.Ş.'nin dini vecibelerini yerine getirdiği için mağdur olup ayrılan Genel Müdürü, yaşadıklarını şikayet mektubunda şöyle anlatıyor:

Şubat 1998'den Mayıs 2011'e kadar Toyo­ta Boshuku Türkiye A.Ş.'de çalıştım. Son 5-6 yılda psikolojik şiddet, baskı ve iftira­lara maruz kaldım.

Ana müşterimiz olan Toyota Otomotiv Türkiye A.Ş.'nin Başkan ve CEO'su tara­fından dini vecibelerini şirket kuralları­na riayet ederek yerine getirmeye çalı­şanlara karşı tavır alındı.

Öğle mola saatleri içerisinde olmasına rağmen Cuma'ya gitmeme, diğer perso­nele örnek olur diye yasak kondu.

Toyota Boshoku Türkiye A.Ş. 'nin Başka­nı tarafından İslami Terör Örgütü üyesi olmakla suçlandım.

Cumaya gittiğim ve içki içmiyor olmam nedeniyle gördüğüm baskı nedeniyle 3 ay psikolojik tedavi gördüm.

Eşimin durumu, çocuklarımın gittiği okula kadar araştırıldım.

»Gördüğüm bütün baskıların arkasında Toyota Türkiye'deki Türk yöneticilerin olduğunu biliyorum.

»Kıdemli Cenel Müdür pozisyonundan Ce­nel Müdür pozisyonuna düşürüldüm.

Çok sevdiğim şirketimden maruz kaldı­ğım baskı ve şiddet nedeniyle istifa et­mek zorunda kaldım.

»Şirket bu ayrılıkta hatalı olduğunu bildiği için bana çok ciddi bir tazminat da ödedi. Psikolojik yıkımım devam etmektedir. Mec­lis bu konuyu araştırmalı.

Ameliyat olanların işine son veriliyor
"9 KİSİNİN çalıştığı prosesten bir kisi çıkarılarak 9 kişinin işi 8 kişiye yaptırılmaktadır. Bu da sürekli üretim yapan bir hatta çalışan kişiye ağır yük bindirerek eklem, bel, kol, diz rahatsızlıklarını hat safhaya çıkartmaktadır, fabrikadaki üretim yılı 17-18 yıl olarak düşünecek olursak su anda sakatlıklar had safhadadır. Ergonomik rahatsızlıktan dolayı cok sayıda personel ameliyat olmuştur. Bu ameliyatlarda devamsızlıkları faz­la olan ve çalışamayanlar tehdit ve uyarılarla D ve E performans verile­rek isten atılmaları sağlanmıştır."

Hastaneye gidersen isten atılırsın
TOYOTA Boshoku otomobil iç döseme fabrikasında çalışırken kolundan rahatsız­lanarak işten atıldığını iddia eden bir baş­ka isçi de dilekçesinde, ağır yükler taşır­ken kolunda problem oluştuğunu ve ame­liyat olduğunu belirterek, fabrika dokto­runa meslek hastalıkları hastanesine git­mek istediğini söylediğini, doktorun ise oraya gidenlerin isten atıldığını söyleye­rek gözdağı vermeye çalıştığını öne sürdü. Meslek hastanesine gittiğinde kendisine istirahat verildiğini döndüğünde ise iş akdinin feshedildiğinin savunan işçi, ağrılarının çok olduğunu, çocuğunu bile kucağına alıp sevemediğinl iddia etti..

Raporum devam ederken attılar

2003 yılında Boshoku fabrikasında ise başladığını, arka koltuğun sağ ve sol kenarlarını yapma işi sıra­sında kollarını ve parmaklarını çok zorlamak duru­munda kaldığını, şikayetinin artması üzerine yük taşınan bir bölüme verildiğini belirterek, "Rotas­yon istedim vermediler, daha doğrusu yapılmadı.

Hastane kollarımda tenisçi dirseği ve karpal tünel sendromu teshisi koydu" ifadesini kullandı. İki kez ameliyat olduğunu ancak düzelmediğini, psikolojik tedavi gördüğünü iddia eden isçi, dilekçesinde su iddialarda bulundu:

"Yapılan kontrollerde rahatsız­lığımın meslek hastalığı olup yapılan yeni tetkik­lerle ve çekilen filmlerle rahatsızlığımın İlerlediği müdahale yapılmazsa kollarımı kullanamayacağım söylendi, ikinci ameliyat olmama karar verildi, ikinci ameliyattan sonra da ağrılarımda azalma ol­madı.

Üç aya yakın psikolojik tedavi gördüm. Bu süreç içinde beni fabrikaya çağırıp artık onların işi­ne yaramadığını söyleyip iş akdimi sona erdirdiler. Bu zamana kadar fabrikada ne yüz kızartıcı bir su­çum ne de çalıştığım süre boyunca ise geç kaldığı­mı, amirlerimin benden memnun olduklarını fakat sakat birisinin işlerine yaramadığını söylediler. Ra­por devam ederken işten çıkarıldım, işten çıkarılır­ken sadece kıdem tazminatını verdiler."

Kantinde Ülker'e yasak getirildi

TOYOTA şirketinde din özgürlüğünün kısıtlandı­ğını iddia eden bir isçi işe alımlarda 'namaz kı­lıyor musun, baban ne iş yapıyor' gibi sorular yöneltildiğini, namaz kılanların takip edildiğini, seccade türü malzemelerin toplatıldığını, çalış­ma koşullarından dolayı cok sayıda isçinin ergonomlk zorluklardan dolayı sakatlandığını öne sürdü.

Dilekçede su ifadeler yer aldı: "2012 Mart ayında bir müdür yardımcısı iki uzman namaz kıldıklarından dolayı gerekçe gösterilmeksizin isten çıkartılmıştır. 1994 yılından beri ise alımlarda İnsanlar inançları sorgulanıp alınmışlardır. Namaz kılıyor musun, içki içiyor mu­sun, içmiyorsan neden içmiyorsun, inançların gereği mi, baban ne iş yapar gibi sorular sorarak inançlı olanlar engellenmiştir.

Şirketin kan­tininde Ülker mamullerinin satılmasının engel­lenmesi sağlanmıştır. Namaz kılanlar takip edi­lip fişlemeler yapılmıştır. Fabrika içinde mehter marşı dinlendiğini fark eden yönetici fabrikayı faşistler basmış diyerek müziğe doğru giderken ofisten telefon ile bilgi verilerek müziklerin si­linmesi sağlanarak yakalanılmamıştır."

Yağmur gibi şikayet dilekçesi yağıyor
TBMM İnsan Hakları İnceleme Ko­misyonu Başkanı Ayhan Sefer Üs­tün, Toyota'nın Sakarya'daki tesis­lerinde dini ayrımcılık ve baskı ya­pıldığı haberinin yayın­lanması üzerine, kendilerine onlar­ca şikayet mektubu geldiğini açık­ladı. Üstün, "Sakarya'dan komisyo­numuza, adeta bir şikayet mektubu yağmuru oldu. Dini ayrımcılığın ve baskıların devam ettiğini anlatan dilekçeler değerlendiriliyor" dedi. (star)

14 Mayıs 2012 Pazartesi







Türkiye bu “sesi” konuşacak!
 Video paylaşım sitesi dailymotion.com'da şok bir ses kaydı daha yayına kondu. Bu ses kaydı öncekilerden çok daha vahim 28 Şubat soruşturması kapsamında düzenlenen 4. dalga operasyonlarda tutuklanan isimlerden Korgeneral Tevfik Özkılıç'a ait olduğu ileri sürülen ses kaydındaki kişi, ordudan askerlerin nasıl atıldığıyla ilgili şok itiraflarda bulunuyor.

Açık açık “Biz adamı usulüne uygun yargılar asarız. Delile ihtiyaç yok” diyen kayıttaki kişi, bunun için öncesinde ajitasyon amaçlı asılsız ihbarlar yaptıklarını söylüyor.

Söze gerek bırakmayan ses kaydının dökümü şöyle:

“İÇİMİZDE HAİNLER VAR YANİ. İÇİMİZDEKİ HAİNLER NERDE? OKUL KARARGAHINDA,
ÖĞRENCİ ALAYINDA, DEKANLIKTA, ÖĞRENCİLER İÇİNDE, LOJİSTİK DESTEK KOMUTANLIĞINDA, ASEM'DE, BİR YERDE.

BAKIN SİZE İLGİNÇ BİR OLAY ANLATAYIM. ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ'NDEN (AYİM) ÖZEL BİR KİŞİ İLE ÖZEL BİR GÖRÜŞME YAPTIM. BUNLARIN HEPSİNİ BİR PAKETLE ATACAKTIK. TAMAMINI.
ATMA İŞLEMİNDE 4.SINIF ÖĞRENCİLER DE VAR.
YANİ TEĞMEN OLACAKLARDAN BAŞLAYACAKTIK. DİĞERLERİNİ DE PEYDERPEY SÜRECE YAYACAKTIK.
3, 2, 1. SINIFLARDAKİLERLE İLGİLİ.
AJİTASYON İÇİN ASILSIZ İHBARLAR YAPTIK.
YETER Kİ SİZ BİR ADAMDAN ŞÜPHELENİN. ONUN DOSYASINI DOLDURURUZ.
AMA BİRİNDEN ŞÜPHELENDİĞİNİZ ZAMAN BİR ŞEKİLDE ADAMI, JANDARMANIN BİRTAKIM İMKANLARI VAR. BİZ BAZEN AJİTASYON İÇİN ASILSIZ İHBAR YAPARDIK.
BİR İHBARI YAPTIĞIMIZ İNTERNET CAFEDEN İKİNCİ İHBARI İÇİN
KULLANMIYORDUK GİBİ YANİ İSTERSEN ÇOK DEĞİŞİK YÖNTEMLER BULABİLİRSİN YANİ.
BİZ ADAMI USULÜNE UYGUN YARGILAR ASARIZ. DELİLE İHTİYAÇ YOK.
TALAT AYDEMİR İKİ KERE İSYANA TEŞEBBÜS ETMİŞ. BU OKULDA.
BİRİNCİDE İNÖNÜ AFFETMİŞ BUNLARI. İKİNCİDE DE YAPINCA KIBRIS OLAYLARI VAR. 64 ARALIĞI, İNGİLTERE'DEN DÖNMÜŞ. İKİ GÜN LÜĞÜNE.
DEMİŞLER Kİ TALAT AYDEMİR YENİDEN İSYANA TEŞEBBÜS ETTİ. O DA DEMİŞTİ USULÜNE UYGUN YARGILAYIN VE ASIN DEMİŞ İSMET İNÖNÜ.
BİZ ADAMI USULÜNE UYGUN YARGILARIZ ASARIZ. DELİLE İHTİYAÇ YOK. BÖYLE BİR DELİLE İHTİYAÇ YOK.
HARP OKULU'NDA İSTEDİĞİMİZ ÖĞRENCİYİ ATARIZ.
BİZİM BAŞKA YETKİLERİMİZ VAR.
SİZ DEYİN Kİ BU ADAM BUNDAN YETER.
5-6 AY İÇİNDE ATARIZ O'NU.
YETER Kİ EMİN OLALIM BİZ.
BİZ BURDA BİR ÖĞRENCİ İÇİN EMİN OLALIM.
SİZ DEYİN Kİ BU ADAM BUNDAN. DELİL YOK. HİÇ GEREK YOK. BİZ ONU ATARIZ.
NASIL ATARIZ ONU? YANİ BİZE BAZEN 5-6 AYLIK BİR SÜREÇ GEREKİR SADECE.
ADAMI ATARIZ. BİR BEN BÖYLE OTURUP DİĞER ADAMLAR BU TÜR SİYASİ DELİL
KULLANILMASINA ZATEN FİKREN KARŞIYIM. BİZİM BAŞKA YETKİLERİMİZ VAR.
SUBAYLARI ATMAK İÇİN DELİLE İHTİYAÇ YOK.
HATTA SUBAYI ATMAK DAHA KOLAY.
SUBAYLAR İÇİN YÜKSEK ASKERİ ŞURAYA GİRİP ATILACAKLAR İÇİN DE GEREK YOK.
YARGI YOLU KAPALI. KUVVET (KKK) İNANDIKTAN SONRA SUBAYI ATMAK DAHA KOLAY.
ÖĞRENCİYİ ATMAK DAHA ZOR.
SUBAYI ATMAK ÇOK KOLAY.
SİZ KARAR VERİN.
ŞURA'YA SOKUN.
YARGI YOLU KAPALI.
TIK DİYE İLK ŞURA'DA.
ARALIK'TA ŞURA VAR.
ÇIKARTIR, ATARLAR HEPSİNİ.
BEN SİNCAN OLAYLARI SIRASINDA 3 SENE GENELKURMAY'DA ÖZEL BİR GRUPLA ÇALIŞTIM.
O DÖNEMDE YILDA İKİ ŞURA YAPILIRDI.
BİR YÜKSELME ŞURASI BİR KANUN, KARARNAME, TERFİ ŞURASI.
HERBİRİNDE 100 KÜSÜR OLMAK ÜZERE 600 KİŞİ ATTIK OKULDAN.
HEPSİ DE ÇALIŞMA KOMİSYONUNDAN.
KURMAY ALBAYLAR VARDI, HÂKİM ALBAYLAR VARDI, TEĞMEN VARDI, BAŞÇAVUŞ VARDI, SİVİL MEMURLAR VARDI HEPSİ GİTTİLER. HEPSİ.
DAHA ÖNCE ATTIĞIMIZ ADAMLARI TAM ARAŞTIRMADAN ATTIK.
AMA OLSUN KURUNUN YANINDA YAŞ DA YANAR DEĞİL Mİ?
HA ATILAN O ADAMLAR DA ACABA ÇOK EMİN MİYDİNİZ (?) DERSENİZ, ÇOK DEĞİLDİK ARKADAŞLAR.
NEDEN? TANIMIYORUZ Kİ ADAMI. KOMUTANI DEMİŞ BU BÖYLE.
AMA BAZEN KURUNUN YANINDA YAŞ DA YANAR ARKADAŞLAR..." 






SANAT İDEOLOJİMİZ İÇİNDİR!

Ülkem insanı ayakları üzerinde durmayı başaramadı yıllar yılı.Hep destek aradı; ailesinden, öğretmeninden, komşusundan…Elbette doğduğundan itibaren, sürekli bir yerlere dayanarak ayakta kalmaya çalışan bu insan tipi, belli bir yaşa gelip, bir meslek sahibi olduktan  sonra da dayanacak bir nokta aradı hep.Bu sefer dayanak noktası,  yılmaz ve yıkılmaz devletimiz oldu.Elbette devlet bu alışkanlığa ayna tutmayı,  kuruluşundan beri  ısrarla sürdürdü.
Üniversite sınavlarında en çok tercih edilen bölümler  hep ‘devlet kapısında’ iş bulabilen bölümler oldu.Devlet iş veremediğinde, sokaklara çıkıp atanamayan öğretmenler ajitasyonu yaptık.Çünkü üniversiteye devletin kanatları altına girmek için girmiştik.vesselam hep devlete yaslanarak ayakta kalabildik.
Güncel tartışmayı takip ediyorsunuzdur.Hani şu tiyatro meselesi…
Sanatçılar!! Devlet sanatçıları...
Maaşlarıyla ‘’sözüm ona’’  sanat icra edenler... Yani vergilerimizle…
Çevresine hep bir kibirle bakan, buyurgan, sanatçı olmanın ayrıcalığı ve yüce(!) statüsüyle konuşan bu zevat, her konuştuğunda sanatın özgürlüğünden  dem vurmayı da  ihmal etmedi.
Sanatçıdırlar ve dolayısıyla özgürdürler!
Yurdum insanının, devletin kanatları altına girme alışkanlığı bu camiada da görülüyor maalesef. Yani sizin anlayacağınız ‘’sanat maaş içindir’’ yaklaşımıyla, hareket ediyorlar.Hani sanat özgür ortamlarda yeşerirdi.Hani sanatçı hiçbir yere,  göbek bağıyla bağlı olmazdı!
Ardından o klişe bağlaçla cümlelerine devam ediyorlar:’’AMA biz yüksek sanat yapıyoruz, devlet desteği olmadan ayakta kalamayız’’
O zaman memur sanatçıysanız-ki öyle- paranızı verenler ne yapacağımıza karışamaz gibi bir saçmalığı savunmayacaksınız.
Devlet bize maaş versin;  ancak hangi oyunu oynayacağımıza karışmasın…
Devlet bize maaş versin;  ancak bizi başı boş bıraksın.Bir kısmımız; dizilerden, reklamlardan, filmlerden  kucak dolusu para kazanalım ama devlet desteği  almaya da devam edelim...
Devlet bize maaş versin;  ancak biz bu halkın değerlerine küfretmeye  devam edelim…
Devlet bize maaş versin;  ancak bir yıl içerisinde hiçbir oyunda oynamadan, bankamatik memurluğuna devam edelim…
Öğretmenlerin şöyle dediğini hayal edelim: ‘’Devlet bize maaşımızı versin;  ancak derslerde ne okutacağımıza karışmasın, elbette derse girip girmediğimize de!’’
Gülmeyin bunların dediği tam da bu!
Olmaz!
Devletin sanatçısı olmaz.
Devletin opera ve balesi olmaz.
Devletin senfoni orkestrası olmaz.
Başında devlet kelimesi bulunan hangi kurum şimdiye kadar dünya çapında sanat eserleri ortaya koydu? Şahsen ben duymadım!
İdeolojik değil de eğer özgür sanat icra etmek istiyorsanız devletin kanatları altından çıkacaksınız efendiler.Dünya çapında işler ortaya koyarsanız ayakta kalacağınızı bal gibi biliyorsunuz.Ama diyorsanız ki  ‘’biz sanat icra etmek için çabalarsak, o zaman dizilerde, reklamlarda, filmlerde kim oynayacak?’’ o zaman gidin kumda oynayın!Bizim sizlere ne verecek paramız ne de tepeden bakan tavırlarınıza katlanacak sabrımız var.Zaten sizin amacınız da sanat icra etmek filan  değil;  devlet desteğiyle,  halkın parasıyla,  ideolojik hegemonya’nızı sürdürmek…(Ş.ATABEK)

1 Mayıs 2012 Salı





Siz mi dine baskı yapmadınız?

Bir CHP'li vekil güya savunacak ya, buyurmuş ki: 1927'de nüfusumuz 14 milyonken cami sayımız 28 bine yakındı, bugün 81 milyonuz (biz 75 milyon diye biliyorduk ama neyse) ama cami sayımız 82 bin.

Yani? Yanisi şu ki, sayın vekil Cumhuriyet'in kuruluş, yani CHP döneminde 'daha Müslüman' olduğumuzu iddia ediyor. Hatırlatalım: CHP'yi kurtarayım derken farkında olmadan Osmanlı'yı övmüş oluyor. Öyle ya, 1927'de mevcut 27 bin camiyi Cumhuriyet idaresi yaptırmadığına göre bunlar Selçuklu ve Osmanlı'nın eseridir (Beylikleri de unutmayalım). Selçuklu ve Osmanlı eserlerini saymanın CHP'nin dine ve camilere saygısıyla ne alakası olduğunu çözen varsa beri gelsin.
Ne diyelim, bunlar 1947 Aralık'ından beri böyleler. İlk itiraflarını o zaman yaptılar, dini ihmal ettik, hatalıyız, bir çıkmaza girdik, bundan kurtulmamız lazım dediler, türbeleri açtılar, İlahiyat Fakültesi'ni, İmam Hatip kurslarını, din dersini seçmeli yaptılar vs. Ama bu millet çeyrek asırlık zulümden o kadar bizardı ki, bu şirinlik muskalarına iltifat etmedi, 1950'deki ilk serbest seçimde başardığı 'Türk Baharı'yla maneviyatına derin bir nefes aldırmayı tercih etti.
Dine sonuna kadar saygılıyız... Biz cami kapamadık... Camileri asla ahır yapmadık... Kur'an'ı soldan açsak da duvarımızı onunla süsleriz... Ninelerimizin de başı örtülüydü zaten...
1947'den beri ağızlarında dolandırdıkları bu laflar sıktı artık. Eveleyip gevelemek yerine bari 'Evet yaptık, pişmanız ama bir daha yapmayacağız deyin de bitsin bu iş artık. Sanki yakın tarihlerde kızlar üniversiteye başörtülü giremesin diye Anayasa Mahkemesi'nin kapısını aşındıranlar Anzaklardı! Bakmayın bugün özgürlükçü davrandıklarına, fırsat ellerine geçse anında aynı frekansa gireceklerinden şüphem yok. Hangi birini yazalım, anlatalım, insan şaşırıyor. Elimizdeki malzeme dağı gün geçtikçe büyüyor.
Namazda tekbiri yanlışlıkla (Yanlış mı? Adam dinin gereğini yerine getirmiş yahu) 'Tanrı Uludur' diye değil de 'Allahu Ekber' diye getirdiği için İçişleri Bakanı'nın CHP Genel Sekreteri'ne yazdığı resmi yazı Başbakanlık Arşivi'nde sırıtırken daha ne yazılabilir? (Ne kadar önemli bir sorun değil mi? Devrin koca bakanlarının tüyleri Allah kelimesinden diken diken oluvermiş!)
Çevremdeki gençlere sözlü tarih çalışması yaptırıyorum bir süredir. Geçenlerde emekli din adamı Cemal Güncal'a gönderdim bir arkadaşı. Hocamız çocukluğunda yaşadığı dramın her anını yeniden yaşayarak şunları anlatmış:
"8 yaşında hafızlığa başladım. Sık sık ev basılıyor, Kuran-ı Kerim bulundurmak en büyük suç. Bir elif cüzü bulunduysa vay haline! Korkudan evde ders çalışamadım. Fındık bahçesinde bana bir yer yaptılar. Orada Kur'an'a çalışıyorum. Bir baktım, bir onbaşı ve iki jandarma beni bulmuşlar. "Çabuk git babanı çağır" dediler. Gittim, babamı getirdim. Onbaşı babamı sakalından tuttu, elimdeki Kuran'ı aldı. Babamın kafasına kafasına vurmaya başladı. (Gözleri doluyor, konuşamıyor.) Rahmetli gömleğini yırttı ve dedi ki: 'Oğlum, Deli Halid Paşa'nın emir subaylığını, tabur komutanlığını yapmış adamım. Birinci Dünya Savaşı'na, İstiklal Harbine katıldım ki, bu memleketi kurtarayım da şu Kitabımı rahat rahat okuyayım diye. Keşke bu harplere girmeseydim de şimdi Kuran'ıma, dinime küfreden Bulgar piçidir deyip kendime teselli verirdim." Alıp götürdüler babamı..."

28.06.1945 tarihli belgede Konya Valiliği Arapça ezan okuyan bir imam hakkında adli takibat başlatıldığını anlatıyor ve müftülüğü aynı hatanın tekrar olmaması için uyarıyor...
Camileri ahır yapmamışlar meğer. Peki ne yapmışlar? Sirkeci Garı'nın hemen üstünde, Özal döneminde yeniden cami yapılan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii yıkılıp Saz Evi yapılmadı mı? Aydın'da tarihî ve mimarî bir şaheser olan Cihanoğlu Camii ot deposu yapılmış, yıldırım düşünce otlarla birlikte cami de yanmamış mıydı? (Cumhuriyet, 5 Şubat 1934). Gaziantep'te Çınarlı Camii yıkılıp yerine kurtuluş anıtı yapılmadı mı? (Cumhuriyet, 8 Ocak 1936). Bursa'da 49 (15 Şubat 1937), Hatay'da 14 (23 Temmuz 1940), Kastamonu'da 15 cami ve mescidin (28 Mayıs 1937) satış ilanları da mı size hiçbir şey anlatmıyor? Bursa'da Alacamescit diye bilinen caminin bir spor kulübüne verildiğini ve içinde güreş yapıldığını da mı bilmiyorsunuz?
Bilmiyorsanız açın 15 Şubat 1937 tarihli o çok güvendiğiniz "Cumhuriyet" gazetesini okuyun. İstanbul Divanyolu'ndaki, Mimar Sinan yapısı Sinan Paşa medresesinin kunduracılara ayda 50 liraya kiraya verildiği halde esere tek çivi çakılmadığını da okuyun (11 Aralık 1937). Sultanahmet'in Asker Alma Dairesi, Üsküdar'ın en muhteşem eseri Atik Valde Camii'nin cephane deposu yapıldığı, Mihrimah Camii ile Aziz Mahmut Hüdai Camii'ne saman doldurulduğu da mı yalan? Adana'da Yeşil Mescid'in ahır yapıldığını hangi yerlisine sorsanız size söyler halbuki.
En komiği de, Vakıflar Müdürlüğü'nün 24 Şubat 1934 tarihli gazetelerde yer alan faaliyet raporunda yazılanlar. Meğer vakıf mallarını satmayı başarı olarak gören bu kurumumuz, elde ettiği gelirle tramvay ve kaplıca hissesi satın almış, yatılı okul yapmış, Ankara Hukuk Fakültesi'ni inşa ettirmiş (dinî kaynaklı bir gelir laik bir kuruma aktarılmış ki, tam bizlik!). Durun, bitmedi henüz. Ankara'nın CHP devrinde en mutena eğlence mekânı olan ve baloların düzenlendiği Ankara Palas da Vakıflar'ın öz parasıyla inşa ettirilmiş meğer. (Ben demiyorum, sizin "Cumhuriyet" gazetesi yazıyor erenler!) Bu arada Ankaraspor kulübüne yüklü bir bağışta bulunmayı ihmal etmemiş Vakıflar yönetimi. Bunun gibi amaç dışı işlere aktardığı para ise gerçekten dudak uçuklatıcı: 4 milyon 364 bin 990 TL.
Sen her biri birer vakıf eseri olan 3,500 parça eseri haraç mezat sat (Başbakan Erdoğan'ın açıkladığı rakamı esas alıyorum), bunlarla içkinin su gibi aktığı eğlence mekânları yap, spor kulüplerine bağışta bulun, Hukuk Fakültesi yaptır, üstelik o vakıfları sana miras bırakan ecdada da her Allah'ın günü sövmeyi öğret çocuklarına.
İşte o iflah olmaz zihniyetin minik bir muhasebesi... Şimdi merhum Eşref Edib'in kanayan sorularının altını gübreleme zamanıdır:
-Okullardan din derslerini kim kaldırdı? Kur'an cüzlerini evlerden kim toplattı? Ezan ve kamette "Allah" demeyi kim yasakladı? Dinî dernekler kurmayı kim yasakladı? Kur'an okuyan âmaları bile yakalatan kimlerdi? Din ulemasını tahkir edip süründüren kimdi? Alay sancaklarından kelime-i tevhidi kaldıran, alay imamlığını lağveden kimdi?
İsterseniz 'İstanbul Aksaray'da bulunan Kara Mehmed Paşa Camii'nin arsasını CHP'ye satan kimdi?' diye sorarak noktalayalım bu giderek acılaşan bahsi. Allah bir daha o günleri bu millete yaşatmasın! Amin. (Mustafa Armağan)