Şahin ATABEK

10 Ocak 2014 Cuma

MİT’İN MEDYA AĞI VE ABDURRAHMAN ŞİMŞEK ÇETESİ

MİT'in medya ayağı ile ilgili ve Sabah gazetesinin İstihbarat Şefi Abdurrahman Şimşek'i konu edinen medyaanaliz blog sitesindeki bu yazı okuyucularda büyük bir şaşkınlık yarattı.
İşte MİT-Medya ilişkilerinin hangi boyutlara ulaştığını ve "MİT'in medyadaki yazar-gazetecileri nasıl denetlediği" iddialarının bulunduğu o çarpıcı yazı;

MİT’İN MEDYA AĞI VE ABDURRAHMAN ŞİMŞEK ÇETESİ

Geçmişten beri gazetecilerle içli dışlı olan, hatta maddi finansman sağladığı, personel gibi maaş ödediği gazeteciler olduğu bilinen Milli İstihbarat Teşkilatı, gazeteci ağını son yıllarda geliştirdi ve yeniledi. Geçmişte devletle ters düşen kişi ve grupları itibarsızlaştırıp ilk etapta medya üzerinden operasyona tabi tutarak devlet kurumlarının operasyon yapması için zemin hazırlayan MİT’te tek değişiklik “devlet” kavramının yerini “hükümet” kavramının almış olması. MİT’in hedefinde artık Hükümete muhalif olan ya da herhangi bir konuda Hükümetle farklı düşen tüm kişiler ve gruplar var.
2009’dan beri medyada yeni bir yapılanma için çalışmalarına hız veren MİT’in koordinasyonunda kurulan yeni yapının uygulama takibinin başına SETA’dan Nuh Yılmaz getirildi. Nuh Yılmaz’ın koordinatörlüğünde çalışan geniş bir gazeteci ağı kuruldu. Bu ağın içinde internet siteleri, muhabirler, köşe yazarları, twitter hasapları bulunuyor. Yılmaz aynı zamanda birkaç medya grubunu tepe yöneticileri üzerinden yönlendiriyor.
DERECELENDİRİLMİŞ EKİP
MİT’in yönlendirdiği medya ekibi doz açısından derecelendirilmiş düzeyde. Abdurrahman Şimşek, Ferhat Ünlü, Cem Küçük, Tutkun Akbaş, Ömer Adıyaman, Medyagündem, Sontv gibi isimler ve siteler, “çete” şeklinde hareket ediyor. Hiçbir kural tanımadan kara propaganda, yalan, iftira, suç isnadı, delil uydurma, karakter suikastı, masa başı habercilik, yasa dışı takip, izleme, dinleme dahil tüm imkanları kullanıyorlar. Bu ekibin direct olarak yazı yazdırdığı isimler ise Rasim Ozan Kütahyalı, Sevilay Yükselir, Abdülkadir Selvi, Cem Küçük, Elif Çakır, Hakan Albayrak, Hasan Karakaya, Erdal Şimşek ve Turgay Güler gibi isimler.
İkinci kategoride yer alanlar ise bir derece altta duruyorlar. Hüseyin Yayman, Hilal Kaplan, Celal Kazdağlı, Alper Tan, Mahmut Övür, Abdurrahman Dilipak, Nasuhi Güngör, Nagehan Alçı gibi isimler bir doz aşağıdan yayın yapıyorlar. Yıpratma, saldırı, kanaat yönlendirme faaliyetlerini mümkün olduğunca kriminal dozun bir alt seviyesinde sürdürüyorlar. Ancak tezleri ilk gruptaki “çetenin” tezlerini yüzde yüz oranında destekliyor.
Üçüncü kategoride ise medya yöneticileri var. Serhat Albayrak, Mustafa Karaalioğlu gibi medya yöneticileriyle Nuh Yılmaz bizzat görüşüyor. Hükümet politikalarına destek veren bu gazeteler özellikle “cemaat konusunda” yapılacak yayınlar, izlenmesi gereken politikalar hakkında enforme ediliyor. Aynı zamanda da Çete’ye bağlı isimlerin önünün açılmasını sağlıyorlar.
ÇETENİN KOÇBAŞI ŞİMŞEK VE ÜNLÜ
Çetenin koç başlığını Abdurrahman Şimşek ve Ferhat Ünlü yürütüyor. Beli silahlı bu iki kişi MİT üzerinden istedikleri kişinin iletişim bilgileri, adresi, görselleri, takip ettirilmesi, izlemeye alınması gibi imkanlara sahip. Hayli geniş özel bir bütçeyle donatılmış olan bu iki kişi, aynı zamanda “özel istihbarat” adı altında bir ekibi de yönetiyor. Hedef belirlendikten sonra bu ekiple ilk yıpratma faslı başlıyor. Şimşek istihbaratçılığa kendisini o kadar kaptırmış ki, Sabah’ta başında olduğu Özel İstihbarat Servisi’ne, MİT’teki Kontrterör Dairesi’nin yerini alan Özel İstihbarat Dairesi’nin adını vermiş.
Sabah’ın özel istihbarat müdürü Abdurrahman Şimşek’e bağlı çalışan paralel grupta ise, Vakit-Sabah-Milat ve şimdi Akşam’da görev yapan Erdal Şimşek, Yeni Şafak’tan Cem Küçük, Medyagündem’den Tutkun Akbaş, Son TV’den Ömer Adıyaman, Haber TV’den Sinan Tavukçu (Enisteşi İ.H.M, MİT’te üst yönetici) gibi isimler bulunuyor.
MİT’İN MEDYA SİTELERİ İNTERNET SİTELERİ
Çete’nin arka bahçesinde ise geniş bir internet yelpazesi bulunuyor. Haber10, Medyagundem, ve Sontv gibi internet siteleri bariz MİT savunmalarıyla dikkat çekiyorlar. MİT’e yönelik eleştiriler kurum tarafından cevaplanmadan bu siteler üzerinden cevaplandırılıyor.
Tutkun Akbaş’ın uzun sure yönettiğini inkar ettiği ancak sonunda kabul ettiği finansmanın Serhat Albayrak tarafından sağlandığı bilinen Medyagundem, tüm ekibin istikametini belirlemede ana karargah olarak kullanılıyor. MİT’e bağlı ikinci ve üçüncü kategorideki medya yapılanmasının tamamı hedef alınacak kişi ya da grubu medyagundem üzerinden öğrenip harekete geçiyor.
Hükümete ters düşen kişiler hedef alınmanın yanında Hükümeti yeterli derece savunmadığı düşünülen kişiler de aynı çark tarafından hedef alınıyor. Mesela bazı konularda “katılmıyorum” gibi naif bir cümle kuran Akif Beki bile eş zamanlı olarak Medyagundem ve Cem Küçük tarafından “cemaatin devşirmesi” olarak hedef tahtasına oturtuluyor.
Finansman noktasında devletin imkanlarının devreye sokulduğu görülüyor. Anadolu Ajansı’nın taşeron şirketi Toprak Ajans burada devreye giriyor ve para muslukları sonuna kadar dolaylı yoldan bu sitelere açılıyor.

1-(1)-001.jpg

GAZETECİLER SİNDİRİLİYOR
Yaptığı haberler ya da internet gibi mecralardan yaptığı şahsi açıklamalar hakkında bütün tazminatların karşılanacağı yönünde kendisine garanti verilen Abdurrahman Şimşek ve istihbaratçı çetesinin bir diğer görevi de gazetecileri sindirmek. Cesur gazeteciler “ajan” “cemaatin adamı” “cemaatin tehdidiyle iş yaptırılıyor” “İsrail’e çalışıyor” gibi yaftalar ve haklarındaki özel-mahrem bilgiler internete boca edilerek susturuluyor. Özellikle Doğan Grubu, Habertürk Grubu’ndaki gazeteciler bu şekilde hedefe konuluyor. Yıpratılıp susturulmaya çalışılıyor.
BÜYÜK FOTOĞRAF: CEMAATİ İTİBARSIZLAŞTIRMA
Abdurrahman Şimşek’in istihbaratçı çetesinin son üç yıldır yürüttüğü çalışmanın temelinde ya da kendi deyimleriyle büyük fotoğrafta ise “cemaati itibarsızlaştırma” yer alıyor. MİT’in Psikolojik Harp eksenli ürettiği argümanlar ve metinlerin uygulayıcısı olarak Şimşek Çetesi ön plana çıkıp tetiği çekiyor. Ardından bağlı ekip, yazarlar ve A Haber, Kanal 24’ün bazı programları devreye giriyor.

21-001.jpg

KOORDİNATÖRÜN GÖREVİ
MİT’e bağlı medya ekibindeki isimler arasında yaşanan koordinasyon eksikliği Nuh Yılmaz’ın atanmasının ardından tam anlamıyla giderildi.
Peki Nuh Yılmaz’a biçilen rol ve oynadığı konum nedir?
Nuh Yılmaz, Hükümetin dış politika ayağının jokerlerinden biri. Düşünce kuruluşundan hükümetin enformasyon bürosuna dönüşen SETA’nın ABD ayağında görev yaparken İstanbul’a gelen, oradan da Marmara Üniversitesi ve Star Gazetesi, Kanal 24’ün dış haberler bölümlerinde görev yapan Nuh Yılmaz’ın medyada ilk gündem olması çocuğunu İstanbul Lisesine puanı yetmediği halde torpille şaibeli biçimde kayıt yaptırmasıyla gerçekleşmişti.

Nuh Yılmaz geçtiğimiz yılın ortalarında MİT’in Basın Müşavirliği görevini yürütmeye başladı.
MİT’in medya mensuplarını kullanarak kurum lehinde haberler yaptırması ve devlet sistemiyle farklı düşen gruplar aleyhinde yayınlar yaptırması yeni bir uygulama değil. Nuh Yılmaz’dan önce bu görevi Ş.B. yürütmüştü. Türk medyasındaki “Mitçi gazetecileri” artık bilmeyen de kalmadı. Bu isimlerin geçmişten bu yana Sabah, Takvim, Star, Yeni Şafak, Milat, Yeni Akit gibi gazetelerin çeşitli pozisyonlarda ve isimleri gizli bir biçimde çeşitli internet sitelerinde görev yaptıklarını görüyoruz.
Geçmişte “Devlet” ile farklı düşünen gruplar hedefte iken, şimdilerde “Hükümete” muhalif ya da Hükümeti yeterince desteklemeyen herkes hedef tahtasında. Yani geçmişteki devletin yerini hükümet aldı, Hükümet devletleşti. Dolayısıyla hükümet açısından medyayı organize etmek, “tek sesli” manşetleri kamuoyuna sunmak daha önemli hale geldi. Bu kapsamda Nuh Yılmaz’ın MİT’in basın biriminin başına getirilmesinin anlamı daha iyi ortaya çıkıyor.
FETHULLAH GÜLEN ÇALIŞMA GRUBU (FÇG)
Yılmaz’ın iş başı yapmasının hemen ardından bir el çabukluğu ile teşkilatta da bazı görevlendirme/atamalar gerçekleştirildi.

- Teşkilatın dış politikalarına eleştiri yöneltenlere cevaben hazırlanacak PR çalışmalarında destek alması için Dış Operasyonlar Başkanlığında görevli olan S.B ile entegre edildi.

- S.B. den alınan destek sadece Dış Operasyonlar Başkanlığında görevli olmasının beraberinde getirdiği kazanımlardan ibaret değil. Esas olarak mesleki bilgi birikimi cemaatler /tarikatlar ve özelliklede Fethullah Gülen ve cemaat hakkında. Bu nedenle olsa gerek çalışmalarına ek olarak gizli çalışmalar yapması için bu alanda da görevlendirildi. Kendisine teknik olarak illegal yetkiler tanındı ve içeride gizli bir ekiple “Fethullah Gülen ve cemaat” adı altında bir çalışma grubu oluşturuldu.

- Bu gelişmelere ek olarak medyaya yönelik ilişkileri koordine edilebilmesi için “7 Şubat krizi” olarak anılan olayın teşkilattaki aktörlerinden biri olan ve Medya Şubesinin Müdürü bulunan Y.H.Y’ye görev verilerek tam bir uyum sağlanmış oldu.
REKLAM YILDIZLARINDAN ÜNLÜ MİT BAŞKANI
MİT’in uygulamalarında geçmişte kurum ön plana çıkartılırken günümüzde kurum tamamen ikinci plana atılarak MİT Müsteşarı bir reklam yıldızına dönüştürüldü. MİT Müsteşarının reklamı yapılmaya başlandı. Dünyadaki önemli istihbarat servislerinin başkanlarının isimleri dahi bilinmezken, Türkiye’de ismini ezberlemeyen bırakılmadı. Türk Dış politikasının iki aktöründen birisi olmasından dolayı sürekli gündem de.
Türkiye’nin Dış politikada tel tel döküldüğü bugünlerde, izlenen yanlış politikaların failleri ile ilgili nadiren haberler çıkıyor medya da. Aslında Nuh Yılmaz önderliğinde MİT müsteşarlığına ilişkin PR çalışması yapılıyorken, kendisine ve kariyerine daha fazla zarar veriliyor, gereğinden fazlaca gündemde tutuluyor.

“Yeni Türkiye” deniyor, ancak değişen fazla bir şey yok ülkemizde. MİT geçmişte askerin bilgi/dezenformasyon merkezi idi, şimdilerde hükümetin. Hedef tahtasına konulan gruplar ve kişiler üç aşağı beş yukarı yine aynı. “Yeni Türkiye” algısı yurtdışında iflas etti. Artık önemli olan yurtiçini kontrol etmek, iyi ve kötüleri tek merkezden belirlemek, itibarsız duruma getirmek ötelemek.
Bir yandan dış politika da belirleyici olma gayreti süren Nuh Yılmaz’ın diğer taraftan Müslüman dünyanın nefretini kazanacak faaliyetlerde bulunması ve ülkemizin yüzünü kızartacak şekilde bazı toplantılara katılması ise bunun başka bir yönü.
ECFR (European Council on Foreign Affairs) isimli düşünce kuruluşunun Viyana ofisinde 26 Kasım 2013’de, “Suriye krizinin bölgesel etkileri” konulu bir konferans düzenlendi. Toplantıya bazı MİT yetkilileri ile birlikte Nuh Yılmaz katılımcı oldu.
Toplantının organizasyonu ECFR MENA (Middle East and North Africa) direktörü İsrailli diplomat ve siyaset bilimci Daniel Levy tarafından yapıldı. Katılımcılardan dikkati çeken diğer isimlerden birisi de Mossad’ın eski direktörü(2002-2010) Meir Dağan. Dış İşleri Bakanlığının konu ile ilgili Uzman Kadrolarının bulunmasına rağmen bu toplantıya katılmamış olmaları ve buna rağmen gazeteci kimliğinin ötesinde istihbarat nosyonu bulunmayan Nuh Yılmaz’ın Türkiye adına temsilci olarak katılmış olması ülkemiz adına vahim bir tablo.
Ama bu fotoğrafın bütünüyle ilgili birşey. Nuh Yılmaz özelinde MİT’I yöneten ekip, Türkiye’yi dünyada rezil edip El Kaideci çizgiye bilerek sokarken, Türkiye içinde ise itibarlı kesimleri itibarsızlaştırma şeklinde çift yönlü çalışıyorlar.
Dışarıda “devlet memuru” titrini kullanarak MİT’teki Aydınlıkçıların tuzağına düşerek Türkiye’yi rezil etme yöntemini izlerken, içeride ise Şimşek Çetesi ve bağlı gruplarını kullanıyorlar. 90’yıllarda 28 Şubatçılara payandalık yapan Aydınlıkçı MİT’çiler, şimdi AKP’yi içerde ve dışarda yalnızlaştırmak için çift yönlü bir bitirme operasyonu yürütüyor.
MİT’in gazeteci ajanlarının organizasyon yapısı ve bazı faaliyetleri böyle. Aydınlıkçılar, AKP’nin atadığı MİT’çileri parmağında oynatıyor. Onlar da devleti ele geçirdiklerini sanıp istihbaratçılık oynuyor.(postmedya)

BİR PARALEL DEVLET OLARAK SETA VE SDE!

SETA ve SDE'nin siyaset, MİT, bürokrasi ve medya yapılanmaları.
Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk skandalının ortaya çıktığı 17 Aralık'tan bu yana, Başbakan Tayyip Erdoğan ve yandaş medya, yolsuzlukları gündemden düşürmek ve merkez medyaya daha cazip farklı bir konu sunmak maksadıyla, "Paralel Devlet" argümanını kullanıyor. Bir yandan Ergenekon ve Balyoz'a yeniden yargılamayı gündeme getiren Erdoğan, diğer yandan da HSYK'yı kendine bağlamak için yasal düzenleme yaparak yolsuzluk sarmalından kurtulmak için algı yönetimi taktikleri uyguluyor. Bu stratejinin kısa vadede başarılı olduğu da söylenebilir. Ancak, açık şekilde günü kurtarma çabaları olan bu çalışmaların bir süre sonra AKP'ye ve Erdoğan'a çok daha büyük sorunlar olarak dönmesi kaçınılmaz.
Peki, Erdoğan'ın can simidi haline gelen "Paralel Devlet" söylemi, kim tarafından, ne zaman ve hangi maksatla çıkarıldı? 
Paralel Devlet tanımı Türkiye'de KCK soruşturmaları ile birlikte yaygınlaşsa da, Batı'da mazisi eskiye dayanıyor. Amerikalı tarihçi Robert Paxton'un "Parallel State" şeklinde kavramlaştırmasıyla ortaya çıkan 'Paralel Devlet' tanımı, daha çok otoriter devletlerde, devletin dışında oluşan ve kendilerine ait yasaları, adalet mekanizmaları, çalışma birliktelikleri, sendikaları, gençlik yapılanmaları gibi unsurları olan toplumları ifade etmek için kullanılıyor. Paralel Devlet'in "State within a State" yani devlet içinde devlet tanımıyla karıştırılmaması gerektiği özellikle vurgulanıyor. "Devlet içinde devlet" tanımının anlamı gayet açıkken, "Paralel Devlet'in devletin dışında ve kendi içinde devlette görülen oluşumların yer aldığı kurumları ifade ettiği belirtiliyor. (http://en.wikipedia.org/wiki/Parallel_state)
Meselenin kuramsal çerçevesini bu şekilde çizdikten sonra Türkiye'deki kullanımına ve uygulamalarına bakalım. Cemaate yönelik "Paralel Devlet" tanımını MİT soruşturmasından sonra, 12 Şubat 2012'de yayınlanan  "Devlet 'paralel devlet'e karşı" başlıklı yazısında Sabah'ın adını MİT'teki aynı adlı daireden aldığı belirtilen "Özel İstihbarat" biriminin editörü Ferhat Ünlü kullandı. Ünlü, o gün bu gündür, Cemaate yönelik olarak ‘Paralel Devlet’ tanımını ilk olarak kendisinin kullandığını ifade etse de Türkiye'deki kullanımı da eskiye dayanıyor. 2000'li yılların ortalarından itibaren sol basında tüm cemaat ve tarikatların kastedilerek 'Paralel Devlet' tanımını kullanmaya başladıkları görülüyor.     
Ferhat Ünlü, 'Paralel Devlet' tanımını 12 Şubat 2012'de kullanmıştı ancak 13 Şubat'ta, Hürriyet'ten Şükrü Küçükşahin'in "Hakan Fidan'ın ana görevi" başlıklı yazısında, Fidan'ın 2010'da göreve geldiğinde, Gülen Cemaati'nin devlette örgütlendiği iddialarına ilişkin, "Paralel bir örgütlenmeye devlet içinde izin vermemek ana görevimiz" dediğini yazdı. Yani 'paralel' ifadesi, MİT'in dehlizlerinde çoktan dolaşıma sokulmuştu bile. (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19904891.asp)
"Paralel Devlet" artık itici ve illegaliteyi çağrıştıran algısı nedeniyle Cemaat karşıtlığının sloganı haline getirildi. Hakan Fidan'ın bundan 4 yıl önce göreve geldiğinde ifade ettiği "Paralel bir örgütlenmeye devlet içinde izin vermemek ana görevimiz" sözlerini bugün Başbakan Tayyip Erdoğan açıktan açığa, "İnlerinize gireceğiz" sözlerini de ekleyerek kullanıyor. SETA ve SDE gibi kuruluşlar da Erdoğan'a çok güçlü destek veriyor.
Bu ifadeyi kullananların kuramsal bir çarpıtma halinde olduklarını bir kenara bırakıp soralım;
Peki, Cemaat 'Paralel devlet'se, AKP'nin özellikle dış politikalarını belirleme noktasında etkili olan Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) ne oluyor? SETA'da görevli Hatem Ete, Taha Özhan ve Ufuk Ulutaş gibi isimler, hükümet politikalarında son derece etkili isimler. Bu isimler TRT gibi devletin televizyonlarında hem de Sabah ve Star gibi AKP'li gazetelerde program yapıyor ve köşe yazıyor. SETA'da aldıkları kararları hem hükümet çevrelerinde kabul ettirmek için nüfuz kullanıyor hem de AKP medyasında gündeme getirerek nüfuz alanları oluşturuyorlar. 
SETA'nın kurucularından olan Washington eski koordinatörü N.Y., bunların içinde önemli bir isim. N.Y., Türkiye'ye döndükten bir süre sonra, 2013'ün Ağustos ayında, MİT Basın ve Halkla ilişkiler Müşavirliği'ne atandı. SETA'cı Nuh Yılmaz, şimdi MİT'in medya ağını yönetiyor. Bunlar bilinen isimler, bir de bilinmeyenler var. SETA'ya resmen üye olmayıp, çalışmalarını yakından izleyen, toplantılarına katılan ve alınan kararlarda etkin rol oynayan bürokratlar ve medya dünyasından isimlerin olduğu biliniyor. Bunda ne var demeyin, az sonra açıklaması gelecek. Bir bürokrat, akademisyen ve gazetecinin, SETA'ya resmi kaydı olmasa da çalışmalarına katılıp kararlarda etin rol alması ve alınan bu kararları, resmi görevli olduğu yapılarda tatbik etmesi de bir 'Paralel Devlet' yapılanmasının emaresi olabilir mi?
AKP'nin özellikle iç ve Ortadoğu'ya yönelik politikalarının belirlenmesinde son derece önemli bir kuruluş olan Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE), hükümetle paralel çalışmaları açısından diğer önemli bir örnek. SDE'nin başkanlığını Prof. Dr. Yasin Aktay yürütüyor. Aktay aynı zamanda AKP'nin Merkez Karar ve Yürütme Kurulu'nun üyesi. Yani Aktay, AKP'nin beyin takımındaki en önemli isimlerden biri. Aktay'ın özellikleri bununla da bitmiyor. Aktay, Yeni Şafak'ta da güncel, siyasi ve hukukla ilgili konularda köşe yazarlığı yapıyor. Bunlara ek olarak da Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde Öğretim Üyesi olarak görev yapıyor. 
Yasin Aktay'ın dışında SDE'de siyaset ve medya dünyasından birçok önemli isim var.SDE'nin Yüksek İstişare Kurulu Başkan Yardımcılığı görevini Star Gazetesi Medya Grup Başkanı Mustafa Karaalioğlu yürütüyor. Kurulda, Kanal A Genel Müdürü Alper Tan gibi medyadan isimlerin yanı sıra siyaset, medya ve iş dünyasından da önemli görevlerde bulunan insanlar yer alıyor. Bir isim daha var ki, o ayrı bir analiz konusu yapacağız: Yeminli Mali Müşavir Sinan Tavukçu. 
MİT'e yakınlığı ile bilinen Haber 10 adlı internet sitesinde de yazan Sinan Tavukçu'nun, 2012'de MİT Müsteşar Yardımcılığına getirilen eski Brüksel Büyükelçisi İsmail Hakkı Musa'nın kayın biraderi olduğu belirtiliyor. Tavukçu'nun MİT'in medya ağında yer alan önemli bir isim olduğu iddia ediliyor. (http://www.sde.org.tr/tr/content/kurullar/807)
SETA'da olduğu gibi SDE'ye de  resmen üye olmayıp, çalışmalarını yakından izleyen, toplantılarına katılan ve alınan kararlarda etkin rol oynayan bürokratlar ve siyasiler var. SDE'de toplanıp kararlar alıyorlar ve bunları görevli oldukları kurumlarda tatbik ediyorlar. SETA için sorduğumuzu SDE için de soralım: "Bir bürokrat, akademisyen ve gazetecinin, SDE'ye resmi kaydı olmasa da çalışmalarına katılıp kararlarda etin rol alması ve alınan bu kararları, resmi görevli olduğu yapılarda tatbik etmesi de bir 'Paralel Devlet' yapılanmasının emaresi olabilir mi?"
Sadece SETA ve SDE de değil. Mesela Başbakan Tayyip Erdoğan ve Numan Kurtulmuş'a birlikte siyaset yapmalarını öğütleyip, HAS Parti'nin kendisini feshedip AKP'ye katılmasını sağlayan Emin Saraç Hocaefendi de siyasetle ilgisi ve ayrıca Erdoğan'la Kurtulmuş'un onun tavsiyesine uyması, Saraç Hocaefendi'yi "Paralel Yapı" lideri mi yapar? Saraç'ın siyasetin yanı sıra iş, bürokrasi ve medya dünyasından görüşlerine önem veren, Kurtulmuş ve Erdoğan gibi tavsiyelerini dinleyen başka birçok seveni de var. Onlar da 'Paralel Devlet' üyesi mi? Saraç'ın oğlu Fatih Saraç, şu Ciner Medya Grubu'nun başında. Habertürk de 'Paralel Devlet'in yayın organı mı?
Cemaate 'Paralel Devlet' diyenler, Milli Görüş'ün başlangıcında etkili olan İskenderpaşa Cemaatini ve bürokraside, siyasette, iş dünyasında ve medyada sevenleri, müntesipleri olan diğer tarikat, cemaat veya farklı inançların kuruluşlarına gönül veren insanları nerede konumlandıracaklar?
İçinde AKP'de birçok bakan ve milletvekili bulunduran, bürokrasi de binlerce gönül vereni olan Birlik Vakfı'na ne diyeceksiniz?
Mesela Numan Kurtulmuş'a AKP'de siyaset yapmasını tavsiye eden Emin Saraç Hocaefendi'nin 'Paralel Yapı' lideri olarak yaftalanması için AKP'ye ters düşmesi mi gerekiyor? 
Bir kanaat önderinin hayatının her alanında sevenlerinin olması, onun düşüncelerine önem vermeleri, sevmeleri  ve saymaları suç mudur? 
Birilerini karalamak için çok kolayca kullanabilen tanımların aslında kendilerini vurduğunu SETA ve SDE'dekiler bilmiyor mu? Bilmeme ihtimalleri zayıf. 
SETA ve SDE'cilerin şunu gayet iyi bilmesi gerekiyor;
Gün gelir devran döner, bugün Cemaati bitirmek maksadıyla ortaya attıkları 'Paralel devlet' yaftası, kendilerine karşı kullanılan bir silah oluverir! Ve bu silahın tesir gücünü şimdiden kimse kestiremez. 
Kendi konumlarına bakmadan, 'Paralel devlet' yaftasına ona buna kara çalmak maksadıyla kullanıp meşrulaştırırlarsa;
Emin olun, 'Paralel devlet' silahı, gün gelir, SETA ve SDE'cileri de vurur!(postmedya)

13 Kasım 2013 Çarşamba


Derin Direksiyon
Üç yıl önceydi: Otomotiv dünyasının devlerinden İtalyan FIAT şirketi, yönetim değişikliğini ilan ediyor ve Agnelli Ailesi'nin varislerinden John Elkann'ın grubun başına geçtiğini haber veriyordu. Böylelikle, 1976 doğumlu John Elkann FIAT'ın 'en genç başkanı' olma unvanını elde ediyordu.New York'ta dünyaya gelen Elkann'ın babası Fransız Yahudisi gazeteci-yazar Alain Elkann'dır…Annesi Margherita Agnelli'dir. Yani, John Philip Jakob Elkann 'Derin İtalya'nın baronu Gianni Agnelli'nin (1921-2003) torunudur.FIAT'ın kurucusu Giovanni Agnelli ise Elkann'ın Gainni Dedesi'nin babasıdır.John Elkann'ın kuzeni, 1975 doğumlu Andrea Agnelli Juventus Kulübü'nün Başkanı'dır…Geçen ay Ünal Aysal'la Londra'da 'Futbolun Liderleri' konferansında buluşan Andrea Agnelli'den söz ediyorum...Andrea Agnelli'nin babası Umberto Agnelli (1934-2004) FIAT şirketinin yönetiminde etkili bir isim olmasına rağmen Gianni Agnelli'nin gölgesinde kalmış bir portredir. 2003'de ağabeyinin ölmesinden sonra FIAT imparatorluğunun başına geçse de bu durum kısa sürmüş, 2004'te kanserden hayata veda etmiştir.Uzun yıllar önce Umberto Agnelli de Juventus'un başkanlık koltuğuna oturmuştu. 1971 yılında Tofaş fabrikasının açılışını Mister Rahmi Koch ile birlikte yapmıştı.*Agnelli Ailesi'nin FIAT yönetimindeki bugünkü varisi John Elkann, İngiliz The Economist dergisinin sahipleri arasındadır.Ayrıca Brookings Enstitüsü'nün üyesidir. Brookings'te Kemal Derviş başkan yardımcısıdır.FIAT'ın üçüncü kuşak patronu olan John Elkann, Rahmi Bey'in oğlu Mustafa Koç'un kankasıdır…Elkann'ın, Tofaş'ı hatırlatarak 'Koç Holding'le sağlam bir ortaklığımız var. Mustafa Koç'la hemen her konuda sıkça konuşuruz' dediği medyaya yansımıştı. (Sabah, 3 Mart 2005)John Elkann'ın yönetim kurulu üyesi olduğu The Economist Grubu'nun şu malum dergisinde, Yeni Türkiye'ye adeta ateş püsküren o kadar çok yayın icra edildi ki…Hepsini bir araya getirsek 'Ankara'dan Roma'ya oto yol olur!Küresel krize rağmen, Türkiye ekonomisinin ayakta kalmaya devam etmesi, bu konuda örnek gösteriliyor olması The Economist'in asabını fena halde bozdu…İngiltere'nin ekonomisi ciddi problemler yaşarken bu durumu görmezden gelen The Economist dergisi, Türkiye'yi büyük ekonomik riskler altında gösteren ve 'Ha battı, ha batacak!' algısı oluşturmaya çabalayan fabrikasyon yayınlar yapmaya bayılıyor.12 Haziran 2012 genel seçiminden önce 'CHP'ye oy isteyen' de John Elkann'ın The Economist'i idi…Eş zamanlı olarak 'Derin Galatasaray' İnan Kıraç 'Seçimden CHP birinci parti çıkacak!' diye kehanette bulunmuş ve Cumhuriyet yazarı Cüneyt Arcayürek'le iddiaya girmişti!The Economist'in, hakkında 'Sonu Menderes gibi olacak' dediği Başbakan Erdoğan'ı 'padişah kıyafeti' ile gösteren bir 'kolaj' kapakla çıktığını, 'Demokrat mı, sultan mı?' başlığını attığını henüz unutmadık.İngiliz dergisi Almanya seçimlerinde de Angela Merkel için oy istemişti. Merkel'i Türkiye'de baş tacı yapan da Doğan Medyası'dır.Yeri gelmişken…Rothschild Ailesi, Economist grubunda çoğunluk hisselerini elinde bulunduruyor.*Derin Amerika'nın baronu David Rockefeller'ın elinden (17 Ekim 2009) New York'taki törende ödül alan Mister Rahmi Koch, 'İtalya Cumhuriyeti Yüksek Liyakat Nişanı'nın da sahibidir!Oğlu Mustafa Koch'a 'İtalya'nın Ekonomi Oscar'ı' diye bilinen 'Uluslararası Leonardo Ödülü'nün verilmesi mi, kocaman bir 'tesadüf'tür! Ödülün ilk defa bir Türk'e verildiği Milliyet'teki haberde yer alıyordu. (20 Şubat 2013)Koç Ailesi'nin 'mutemet adamı' Ünal Aysal'a ait UNIT Grubu'nun büyük hissedarı olduğu Gebze'deki Yeni Elektrik Doğalgaz Çevrim Santrali'nin yüzde 40'lık hissesinin sahibi Ansaldo Energia şirketinin bir İtalyan şirketi olması da yine şahane bir 'tesadüf'tür!*Geçen sezon Schalke maçı sonrasında Almanya dönüşünde Ünal Aysal'ın özel uçağında Sözcü'nün 'Baba'sı Ertuğrul Akbay ile Mustafa Sarıgül de vardı!Mister Rahmi Koch, 2012'nin Ekim'inde Mustafa Sarıgül'ü ABD'de görücüye çıkarmıştı da…Sarıgül, Harvard Üniversitesi'nde 'Kültürlerarası Diyalog, Ortadoğu Barışı, Yerel Yönetimler' başlıklı bir konferans vermişti! 1980-1995 yılları arasında Harvard Üniversitesi İş İdaresi Fakültesi'nin dekanı olan John Mc Arthur 1999 yılından itibaren Koç Holding Yönetim Kurulu üyesi, yine Harvard'tan Prof. Walter Gilbert da Koç Üniversitesi Danışma Kurulu üyesidir…Mister Rahmi Koch'la içtiği su bile ayrı gitmeyen Mustafa Sarıgül, geçen cumartesi Ankara'da CHP'ye törenle üye olduktan sonra, aynı günün akşamında İstanbul'da bir balık restoranında Amerikalı eski bir diplomat olan Richard Murphy ile görüştü!Hele bir Mustafa Bey'in adaylığı açıklansın da…The Economist'in 'CHP'li Sarıgül için oy isteyen bir yayın yapması' işten bile değildir!(Tamer KORKMAZ)

11 Kasım 2013 Pazartesi

 
Acayip!
Türkiye'nin tartıştığı, gündem olan konulara bakınca ne yazık ki fotoğrafı doğru okuyamadığımızı ve yorumlayamadığımızı görüyorum. Kısır tartışmalar, ufku olmayan çelişkiler içinde savruluyoruz!Artık birbirimizi tanıyoruz! Benim Ankara'yı, İstanbul'u ya da bölgeyi sarsan bir soruna ve gelişmeye İÇERİDEN bakmadığımı biliyorsunuz!
Zaten en büyük yanılgımızın bu olduğunu da sık sık sizlerle paylaşıyorum!
Geniş bakmak ve düşünmek zorundayız! Mücadele ettiğimiz GÜCÜN İRTİFASINA ulaşmak durumundayız! Yoksa dayak yemek kaçınılmaz! Karışımızdaki küresel koalisyona karşı içeride birlik ve bütünlük fotoğrafı vermek AKLIN emri! Kendi aramızdaki her ayrılık tohumu bilin ki onlar tarafından yeşertilecektir!
Bakın günlerdir kız-erkek konusu dillerde!
Ben karışık eğitim sisteminin bir sonucuyum! Kızların aklının erkek çocuklardan daha farklı olduğuna ve önde gittiğine de inanan biriyim!
Kızların erkek çocuklarını büyüttüğünü savunurum! Bizlerin dağınık ve sistem tanımaz halimizin kız çocukları tarafından bir çerçeveye oturtulduğunu düşünürüm!
Bu nedenle erkek ve kızların elele devleti ve milleti yücelteceğine inancım sonsuzdur!
Bunlar benim görüşüm!Herkes bu şekilde düşünmek zorunda değil!
Zaten "Kimler benim gibi düşünmüyor?" diye sordum ve araştırmaya koyuldum!
Girdiğim yol beni ne yazık ki yine İngiltere'ye attı!
Karşımda gerçekten ilginç bir tablo buldum.
Dikkatle okuyun lütfen! * Wycombe Abbey School * Cheltenham Ladies' College
* St Swithun's School * Headington School
* Benenden School * St Catherine's School for girls
* Badminton School * St Mary's School, Essex
* Burgess Hill School for Girls * Malvern St James
* St George's School for Girls* Queen Margaret's School, York
* Queenswood School * Woldingham School
* Sherborne School for Girls * Roedean School
* Godolphin School * Haberdashers' Monmouth School for Girls
* Royal Masonic School for Girls* Mount School, York
* St Leonards-Mayfield * Moira House Girls' School
* Royal School, Haslemere * St Margaret's School for girls
Bunlar ne mi?
İngiltere'de sadece ve sadece kızlara eğitim veren seçkin okullar!
Tam 50 okul kızlara kapılarını açıp daha sonra DEVLETİ onlara sunuyor!Peki, erkeklerde durum ne?
Ona da baktım!
* St Paul's School, London * Eton College
* Tonbridge School * Abingdon School
* Harrow School * Radley College
* Dulwich College * Monmouth School
* Loughborough Grammar School * Warwick School
* Merchiston Castle School * Bedford School
* Shrewsbury School...Birbirinden seçkin 20'ye yakın okul, ERKEK öğrencileri kabul edip geleceğe hazırlıyor!
Bunlar içinde devleti yaşatan okullar da var!
Tıpkı ETON COLLEGE gibi...
Bakın Lozan'da Türk heyetinin karşısında oturan LORD CURZON, Lordlar Kamarası'nda "Türkler'e özgürlük verdin!" diye topa tutuldu! "Dünya sahnesinden silinmek üzere olan Türkler'e neden bu hakkı tanıdın!" diye üstüne yüründü! Herkes CURZON'un ne yapacağını düşünürken o "Herkes konuşsun ben sonunda toptan cevap vereceğim" dedi...
Lordlar eteklerindeki taşları dökünce o sahneye çıktı! Herkese net olarak okuyabileceği belgeleri uzattı!
Sonra kürsüye çıkıp şöyle konuştu: "Evet baylar. Onlara istiklal verdim.
Fakat buna karşılık, tüm maneviyatı ellerinden aldım!
Hilafetin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, şapka giydirilmesi, Latin harflerinin kabulü, Kuran-ı Kerim'in mekteplerden kaldırılması ve okutulmaması, kadınların memur, mebus, avukat olması, aile idaresinin erkeklerden alınıp kadına verilmesi, her içkinin ve fuhuşun serbest bırakılması, futbolun sahneye çıkması gibi daha nice değişiklikler kabul edildi. Bütün bu devrimlerle birlikte, Müslümanlık 40-
50 yıl sonra yasak edilecektir!
Müslümanlık kaybedip, Hıristiyanlık kazanacaktır!"
Peki, kim bu daha sonra LORD olan George Curzon?
ETON COLLEGE'yi bitiren ve devlete hizmet için sıraya giren İngilizlerden biri!
Adamlar olaya böyle bakıyor!
Onaylamasam da kız ve erkeği birbirinden ayırıp DÜNYAYI ÖĞRETİYORLAR!Bizi ne hale getirdikleri de ortada!
Lozan'da Türk tarafında kimlerin olduğu ve imzaların nasıl atıldığını ortaya çıkarmak da artık tarihçilerimize düşen bir görev!Bu millet gerçeği hak ediyor!
Zaten yeterince vakit kaybettik!
Şimdi birlik zamanı!
Ülkede siyasete, eğitime, spora, bilime, modaya nasıl bir model gelecekse gelsin!
Ama bizim AKLIMIZIN ürünü olsun!
Bunu yapmak çok mu zor!
Biz yapmazsak elin oğlu gelip masada yaptırıyor!
EĞİTİM ŞART!  (Ergun DİLER)


29 Eylül 2013 Pazar

Mustafa Kemal q harfini alfabeden neden çıkardı?

Yarın Başbakan Erdoğan’ın açıklayacağı reform paketindeki başlıklardan bazıları basına sızdı. Bunlardan birisi, q, w ve x harflerinin resmen kullanılmasına izin veriyor. Bunda Kürtçe eğitim talebinin rolü açık. Kürtler de kendi Latin alfabelerini yaptılar ve üç harf eklediler.
Bu da çocuklarına isim koymaktan tutun da resmi yazışmalarına kadar sosyal ve kültürel hayatta bazı sıkıntılar getirdi. Paketteki adımla belli bir rahatlama olacağı öngörülüyor. Siz paketin içeriğini bekleyedurun, biz bu üç harf üzerinden 1928 yılındaki harf inkılabına dair ilginç birkaç noktayı yakalamaya çalışacağız. Buna göre q harfi az daha alfabemize giriyormuş ama bakın neden girmemiş?
Ama önce harf inkılabına giden süreçteki ilginçliklere bir göz atalım.
1933 yılı, Cumhuriyet’in 10. kuruluş yılı. Uluslararası çapta törenler düzenlenir. Bu arada devlet bir kitap çıkarır. Adı “Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne. Nasıldı? Nasıl Oldu?” Kitapta 4 maddede Arap harflerinin neden kaldırıldığı ve Latin harflerinin neden benimsendiği anlatılır. En önemli iki gerekçe açıkça belirtilmiştir:
“(Arap harfleri) Bizi teokrasinin (yani şeriatın) külliyatına ve fikir yeraltlarına doğru sürüklüyordu./Yabancıların dilimizi öğrenmelerini ve bizi tanımalarını adeta imkânsız kılıyordu. (Ekalliyetler (azınlıklar) dahil.”
Kitabın 35. sayfasındaysa yeni harflerin kolay öğrenilip modern basım tekniğinin yollarını açtığı belirtildikten sonra ilk alıntının tersine şu noktalar üzerinde durulmuştur:
“Bizi teokratik külliyatından (dinî eserler) ve fikir yeraltlarından bir darbede ayırmıştır. GERİYE DOĞRU UZANAN KÖPRÜYÜ DİNAMİTLEYİP ATMIŞTIR. / Yabancıların dilimizi kolayca öğrenmelerini ve ekalliyetlerin millet bünyemize girmelerini kolaylaştırmıştır.”
Altta resimlerinin altına şu cümle düşülmüş: “Kargacık burgacık Arap harflerini bir türlü sökemeyen halk, şimdi güldür güldür okumaya başladı!”
Bir dönemin geçmişe küfrederek kendini temize çıkaracağına dair cinnetin tezahürü bunlar. Birisi de çıkıp ‘O kargacık burgacık dediğin harflerle Çanakkale’yi ve İstiklal Savaşı’nı kazandık, yeni ‘Türk’ harfleriyle hangi başarınız var?’ sorusunu aşketse suratınıza, ne cevap verecektiniz? Ayrıca İnönü’nün yıllar sonra hatıralarında da itiraf ettiği gibi bunlar birer bahaneydi. Doğru cevap, “bizi geçmişe bağlayan köprülerin dinamitlenmesi”ydi. İnönü de o kaypak diliyle şöyle itiraf etmişti bunu:
“Harf inkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır.” (Hatıralar, Bilgi: 2009, s. 485.)
Eğip bükmeden söylemişler: Mesele okuma yazma kolaylığı değil, hâlâ anlamadınız mı?
Mango “kral çıplak” diyor
O cümleye siz de takıldınız mı bilmiyorum. Hani şu azınlıklar Arap harflerini okuyamadıkları için bizimle bütünleşemiyorlardı, şimdi biz onların bildikleri Latin harflerine geçince artık milli bünyemize girecekler, iddiası…
Bence bu itiraf çok mühim. Zira Medeni Kanun’da olduğu gibi azınlığı çoğunluğa uyduramayınca çoğunluğu azınlığa tabi kılma ilkesi işlemiş burada da. Medeni Kanun, şeriata tabi olmak istemeyen azınlık ve Levantenlerin hukuklarına Müslüman çoğunluğu tabi kılma uygulamasıydı ve Lozan’da dayatılmıştı. Harf inkılabında da özellikle ekalliyetlerin milli bünyeyle bütünleşmesi üzerinde durulması ilginç.
Bu noktaya Andrew Mango da dikkat çekmiş. Diyor ki: “Dil ile alfabe birbirinden ayrılmazdı: Türkçe konuşan Karamanlı Rumlar Yunan harfleriyle yazarlar, Ermeni ve Museviler de kendi alfabelerini kullanırlardı. Latin harflerinin kabulüyle birlikte Türkler, Hıristiyan Batılılarla aynı safa (kampa) konulmuş oldu.” Mango’ya göre “böylece gâvurların alfabesi vatansever, milliyetçi Türklerin alfabesi haline geldi” (Atatürk, Londra: 2004, s. 464-5).
Mango’nun “kral çıplak!” diyen tarzını bizim inkılap tarihçilerimizin dikkatine sunarak şimdi alfabemize girmesi tartışılan q harfinin neden çıkarıldığını Falih Rıfkı Atay’dan okuyalım beraberce. Alfabe komisyonunda da görev yapan Atay, Çankaya adlı kitabında şöyle yazar:
Q neden Türk alfabesine girmedi?
“Bu arada bir “q-kü” harfi tehlikesi atlattık. Biz Türkçe kelimelerde “k”nın ince seslilerde daima “ke”, kalın seslilerle “ka” okunduğunu düşünerek “q-kü”yü alfabeye almamıştık. Ben yeni yazı tasarısını getirdiğim günün akşamı Kâzım Paşa (Özalp) sofrada:
- Ben adımı nasıl yazacağım? “Q-Kü” harfi lâzım, diye tutturdu. Atatürk de:
- Bir harften ne çıkar? Kabul edelim, dedi.
Böylece Arap kelimesini Türkçeleştirmekten alıkoymuş olacaktık. Sofrada ses çıkarmadım. Ertesi günü yanına gittiğimde meseleyi yeniden Ata’ya açtım. Atatürk el yazısı majiskülleri (büyük harfleri) bilmezdi. Küçük harfleri büyütmekle yetinirdi. Kâğıdı aldı, Kemal’in baş harfini küçük “kü”nün (q) büyütülmüşü ile sonra da “K”nın büyütülmüşü ile yazdı. Birincisi hoşuna gitmedi. Bu yüzden “q” harfinden kurtulduk. Bereket Atatürk q’nün majiskülünü (yani Q’yü) bilmiyordu. Çünkü o “K”nın büyütülmüşünden daha gösterişli idi” (Çankaya, 1969, s. 440-1).
Gördünüz mü 85 yıl sonra dönüp geldiğimiz q harfinin serencamını. Eğer Atatürk q harfinin büyük hali olan Q’yü bilseymiş (neden bilmediğini anlamadım, anlayan varsa beri gelsin) yarın Başbakan Erdoğan bu ilaveyi yapmak ihtiyacını duymazmış.
1928 yılında işler böyle keyfi yürüyordu, dediğimizde kızanlar Falih Rıfkı’nın Çankaya’sını yasaklatmadıklarına pişman olmuşlardır eminim.(Mustafa ARMAĞAN)

26 Eylül 2013 Perşembe

FUTBOL HİÇBİR ZAMAN SADECE FUTBOL değildir!
Açalım...Aysal'dan ilerleyelim...
1941'de İstanbul'da doğdu.
1960'ta Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. İlginçtir liseyi bitirir bitirmez çalışma hayatına atıldı!
Yüksek öğrenimini İsviçre-Neuchatel Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde yaptı.
RAM Dış Ticaret şirketinde işe başladı! Daha sonra 1974'te Unite International'i kurdu. Bu şirkette ilk 10 yıllık dönemde, demir çelik ve sanayi mamulleri satışı yaptı. 1984'te petrolün yanı sıra, elektrik üretimi ve anahtar teslim santral inşa ve finansmanı projelerinde ihtisaslaştı.
Turizmden enerjiye kadar geniş bir yelpazede at koşturdu!
Çok yönlü bir işadamı olarak biliniyordu! Ciddi bir serveti de vardı! Arkada bıraktığı FLU alanlarda yok değildi! HAYALİ İHRACATTAN dolayı başı çok ağrıyacak gibi olmuş ancak, GİZLİ bir el olayı kapatmıştı!
Belki de aldığı bu RİSK, uluslararası alanda güven ve ilişki ağını akla getiriyordu! Kim bilir!
Ünal Aysal ismi başkanlık için dillendirilse de bir türlü hayata geçmiyordu! Görünen o ki uygun ortam bulunamıyordu!
Adnan Polat, hizmet ederek bu ortamı sağladı! Çökmek üzere olan Ali Sami Yen'in yerine hükümeti ikna ederek şimdiki modern ARENA'yı kulübe armağan ettirdi! Haklı olarak görkemli bir açılış istedi! Öyle de oldu! Ama o gece Başbakan Erdoğan'dan stadın yapımında büyük emeği bulunan Erdoğan Bayraktar'a kadar AK Partili kim varsa hem küfür yiyor hem de ölesiye yuhalanıyordu! Tepki aslında Galatasaray Başkanı Adnan Polat'aydı! "Neden bu adamları Galatasaray'ın mabedine getirdi" diye!
Bu hata(!) Polat'ın sonu oldu!
"Onun boynunu koparırım!" diyen TORPİL  (TORPİL=İnan Kıraç-Ş.A)düğmeye bastı! Ünal Aysal'ı yanına alıp BAŞKANLIK görevi için ikna etti! Mali tablo gerekçe gösterilerek POLAT gitti!
Erdoğan'a yaklaşmanın cezasını koltuktan indirilerek ödedi!
Herkesin gözlerinin önünde bir SARAY darbesi yaşandı!
TORPİL'in istediği Ünal Aysal artık Galatasaray'ın Başkanıydı!
Hem de 2998 rekor oyla! İşlem tamamdı! TORPİL ilk adımı atmış sıra ikinci adımdaydı! O da Fatih Terim'di! Hocanın karizması ve başarısı ortadaydı! Bir de CAMİA tarafından da çok sevilirdi! TORPİL de dahil olmak üzere ismini duyan kimse yüzünü ekşitmezdi! Terim, TORPİL ve yanındaki güç tarafından daha önce de göreve getirilmişti!
Hatırlayın! İtalya, Suriye'yi terk eden Öcalan'ı misafir ettiği zaman Türkiye ve Avrupa'daki milyonlarca Türk, İtalyan mallarına BOYKOT başlatmıştı!
Ankara ve Roma arasındaki hat çökmüş İtalyan sermayesi şaşırmıştı! Tam bu arada AGNELLİ Ailesi TORPİL'lerden yardım istedi! Krizi aşmanın en akıllıca yollarından biri Terim'in o heyecanlı tavırlarıyla dünya markası bir İtalyan takımını çalıştırmasıydı! O da oldu! Terim, Milan'ın başına geçti! Çok uzun sürmese de geçti! Fiorentina'dan sonra İtalya'da bir sayfa daha açmıştı! Fatih Hoca "Nasıl kariyer yapılır?" diye İstanbul'a konferansa geldiğinde bir güç "Ne kariyeri! Onu sana ben yaptırdım" dercesine hocayı görevden alıyordu! Ve Terim bunu telefonda öğreniyordu!
Belli ki görev tamamdı!
Neyse...Aysal görev gelir gelmez Terim'le yollarını birleştirdi!
Her şey mükemmel başlamıştı!
Transferler, yeni stad, camianın heyecanı bir BEŞİKTAŞLI olarak beni bile heyecanlandırıyordu!
Ülke ŞİKE ile uğraşırken bir önceki yıl düşme tehlikesi yaşayan CİMBOM rahat şampiyon oldu! Ardından bir yıl daha! Ancak ilk şampiyonluk çok ilginçti! Çünkü son maç KADIKÖY'deydi! Fener yarıştan kopmuş ve Saracoğlu'ndaki tablo herkesin cevabını merak ettiği soruydu!
Maç berabere bitti ve Galatasaray şampiyonluğunu ilan etti! Ancak ortalık karıştı şampiyonluk kupasının verilmesi tehlikeye girdi! İşte kader ağlarını burada örmeye başladı! Fatih Terim kendisine olan güvenle BAŞBAKAN ERDOĞAN'ı arayıp "Efendim kupamızı burada kaldırmak istiyoruz. Yardımcı olun" ricasında bulundu! İsteği yerine geldi. 2 saat gecikmeli de olsa Sarı-Kırmızılılar kupayı kaldırdılar!
AYSAL kenarda kalmış büyük bir krizi TERİM çözmüştü!
İşte bu an TERİM'in üstünün çizildiği andı!
Hem Aysal, hem onu getiren güç aynı fikirdeydi! Yani Adnan Polat'ın kulübün menfaati için bile olsa Erdoğan'a yanaşması nasıl affedilmediyse, Terim de kurtulamayacaktı! Ortada büyük bir başarı olduğu için sadece ZAMAN gerekliydi! Yani kum saati o zaman akmaya başladı!
Terim'in Erdoğan'la olan her teması, camiayı ayağa kaldırdı!
Sadece kimse bunları söylemedi!
Söyleyemezdi!
Bu ayın başında Terim'in, Erdoğan için çekilen USTANIN HİKAYESİ belgeselinde " Böyle bir Başbakan ülkemiz için büyük şans. Bu kadar sporu seven ve bu kadar destek veren bir başbakan çok önemli. Yaklaşımı, sağladığı imkanlar da harika..." sözleri bardağı taşıran son damla oldu!
Hayatı boyunca sınıf ve oymak başkanlığı yapan ve bu nedenle lakabı TORPİL'e çıkan İNAN KIRAÇ olanlara sessiz kalamazdı! Aysal'ı göreve getirirken "Artık kulüp başkanlarımız ön plana çıkmayacak. Profesyoneller işi götürecek" diyen TORPİL'in sözleri havada kalıyordu!
Kendisiyle çelişiyordu! Çünkü Terim başarılı oldukça Ba şkan Aysal "ELEMAN!" diye sahneye çıkıyordu! Bir kenarda oturması söylenen Aysal nedense hiç geri planda durmuyordu!
Fatih Hoca camianın bir evladı da olsa ilk kez DERİN GALATASARAY'la karşılaşıyordu!
Maalesef karşılaştığınızda telafisi olmuyordu!
Çünkü İnan Kıraçlar, Selahattin Beyazıtlar öyle kolay lokma değildi!Başkan falan dinlemezdi!
Gazetelerin yazdıkları her şey doğru olmakla birlikte sadece DETAYDI!
Futbol sadece futbol değildi!
Terim bunu çok yakışıksız bir şekilde gönderilerek öğrendi!
Gitmeyi hak edecek bir şey yapmamıştı! Matematik yalan söylemezdi!
Rasyonel hiçbir gerekçe gösterilmeden gidişinin arkasında başka nedenler olmalıydı!
Acaba ne vardı?
Aysal'ın, seçildikten hemen sonra az sayıda kişiyle yaptığı bir kahvaltıda "Benim Türkiye'de işim yok! Gidip Başbakan'ın kapısında beklemem!" demesinin etkisi var mıydı?
Galiba bu sorunun cevabını Galatasaray camiası vermeli!
Çünkü cevap onlarda!
Sonuçta ben bir BEŞİKTAŞLIYIM! (Ergun DİLER)

21 Mayıs 2013 Salı

Dolaşalım limanları, sıra sıra vay…

Ulusalcı görüntü veren Sözcü gazetesi, Ankara'ya karşı Tel Aviv'in yanında yer alıyor. Esad'ın kalmasını Erdoğan'ın gitmesini isteyen odakların sözcülüğünü dahası tetikçiliğini yapıyor. Reyhanlı Saldırısı'nın ardındaki iç ve dış merkezleri saklamaya çalışıyor!Ankara'daki son İsrail Büyükelçisi'nin Türkiye'yi terk etmeden önce gizlice ziyaret ettiği gazete, Burak Akbay'ın sahibi olduğu Sözcü idi. (10 Kasım 2010)O görüşmede Ertuğrul Akbay da vardı. Burak Akbay'ın babasıdır. Gayet tabii, Sözcü'nün de babasıdır!*Bir süre önce, Arena Stadı'nın locasında hararetli bir muhabbete dalanlar arasında Ertuğrul Akbay, Mustafa Sarıgül ve Rahmi Koç'un bulunduğundan sizlere söz etmiştim.Ertuğrul Akbay, Derin Galatasaray İnan Kıraç tarafından ilginç bir operasyonla G.S. Kulübü'nün başına getirilmiş olan Ünal Aysal'la da kankadır.Medyamızın Jean Reno'su Fatih Altaylı, Ünal Aysal hakkında 22 Mart 2006'da bakın ne yazmıştı:'Ünal Aysal, GS'yi kurtaracak adam olarak kendini gösteriyor. Gelin size bir de ben bu 'Kurtarıcı Ünal Aysal'ı anlatayım. Aysal'ı GS Kulübü'ne sokan benim. Kendisi bana M.Ali Birand tarafından getirildi. 'Belçika'da yaşayan bir GS'li Galatasaray Adası'nı kiralamak istiyor' diye takdim edildi. Ben de kendisiyle görüştüm. Yönetimle tanıştırdım.Sonra devletin üst kademelerinden birisi beni uyardı. 'Ünal Aysal sizin GS anlayışınıza uymaz. Siz GS'yi temiz tuttunuz, Ünal Bey size yakışmaz' dedi ve bir rapor gönderdi.Burada, Ünal Aysal'ın devlete süper pahalı bir fiyatla enerji sattığı belgeleniyordu. Durumu Aysal'a sordum. 'Evet ama istiyorlarsa santrali devlete satarım' dedi. Ancak santral için belirlediği fiyat da normalin kat be kat üzerindeydi…Bunun üzerine GS'li dostlarımı Ünal Aysal konusunda uyarmaya başladım. Ancak o bir kere GS'ye elini sokmuştu.'*Adnan Polat'a 'Kafanı kopartırız' diye meydan okuyan, çok geçmeden de bir 'saray darbesiyle' kopartan İnan Kıraç, onun yerine işaret ettiği Ünal Aysal'ı 14 Mayıs 2011'de rekor oyla GS Kulüp Başkanlığı'na seçtirten isimdir.2011'in ilk ayında Arena Stadı'nın açılışında Başbakan Erdoğan'ın yuhalattırılmasıyla başlayan olaylar zincirinde, İnan Kıraç o tarihten itibaren arzuladığı siyasal sonuçları elde edememiş olsa da 3 Temmuz 2011'den itibaren 'sportif' ve de buna paralel 'ekonomik' amaçlarına ulaşmıştır! 12 Haziran 2011 genel seçimi öncesinde 'Seçimden CHP birinci parti çıkacak!' kehanetinde bulunan İnan Kıraç'ın AK Parti'nin sandıktan çıkan ezici seçim galibiyetiyle dağıldığını tahmin etmek zor değildi…Kıraç'ın, çöpe giden seçim kehanetini Cumhuriyet yazarı Cüneyt Arcayürek'e yaptığını hatırlıyoruz. Kıraç, Cumhuriyet Vakfı'nın Yönetim Kurulu üyeleri arasındadır. Cumhuriyet gazetesinin yönetiminde en tepede bulunan Cumhuriyet Vakfı'dır. Vakfın yönetimi, Cumhuriyet'in yayın politikasını ve gazete yönetimini tayin eder.*Ergenekon Davası'nın firari sanığı Bedrettin Dalan'ın başını çektiği Yeditepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti'nde kurucu üye olmuş çarpıcı bir isim var: İnan Kıraç!T.C. Merkez Bankası'nın eski başkanlarından Yavuz Canevi, 500. Yıl Başkanı Jak Kamhi, 12 Eylül Darbesi'nin Başbakanı Bülent Ulusu ve 28 Şubat Medyası'nın lokomotifi Aydın Doğan Yeditepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti'nde yer almışlardır.Yavuz Canevi, 28 Şubat sürecinden itibaren TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanlık Divanı Sekreteri'dir.O malum süreçte Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir'e 'brifing veren' Bedrettin Dalan'dır.12 Kasım 2004'te Yeditepe Üniversitesi'nin rektörlük binasında kalabalık bir izleyici gurubuna 'Diploma Sonrası Arayışlar' konferansı veren ve aynı gün 'sarmaş dolaş' vaziyette Bedrettin Dalan'dan plaket alan 'Mason' işadamı kimdir?El Cevap: Derin Yaşlı Kurt İshak Alaton!*Galatasaray Üniversitesi kurulurken iki isim herkesten daha fazla öndedir: Vehbi Koç'un damadı İnan Kıraç ve eski diplomat-milletvekili-bakan Coşkun Kırca!Gizli Devlet'in (Üst Yapı) üyeleri arasında yer almış olan Bedrettin Dalan, Coşkun Kırca ile (1927-2005) acaba nereden 'takım' arkadaşıdır?Size bir ipucu vereyim:Coşkun Kırca'nın 'derindeki rütbesinin askerlerden de yukarıda olduğundan' daha önce bahsetmiştim!17 Ekim 2009'da New York'ta Carnegie ödülünü…'CFR'ın Onursal Başkanı' David Rockefeller'in elinden alırken, Rahmi Koç'un gözleri yaşarmıştı…Mister Simit'in o günkü gözyaşları, 2006'da Ankara'nın Washington'ın elinden çıkmasıyla ilgili 'hayati' üzüntüsünün bir yansıması mıydı, acaba? (Tamer Korkmaz)