Şahin ATABEK

13 Kasım 2013 Çarşamba


Derin Direksiyon
Üç yıl önceydi: Otomotiv dünyasının devlerinden İtalyan FIAT şirketi, yönetim değişikliğini ilan ediyor ve Agnelli Ailesi'nin varislerinden John Elkann'ın grubun başına geçtiğini haber veriyordu. Böylelikle, 1976 doğumlu John Elkann FIAT'ın 'en genç başkanı' olma unvanını elde ediyordu.New York'ta dünyaya gelen Elkann'ın babası Fransız Yahudisi gazeteci-yazar Alain Elkann'dır…Annesi Margherita Agnelli'dir. Yani, John Philip Jakob Elkann 'Derin İtalya'nın baronu Gianni Agnelli'nin (1921-2003) torunudur.FIAT'ın kurucusu Giovanni Agnelli ise Elkann'ın Gainni Dedesi'nin babasıdır.John Elkann'ın kuzeni, 1975 doğumlu Andrea Agnelli Juventus Kulübü'nün Başkanı'dır…Geçen ay Ünal Aysal'la Londra'da 'Futbolun Liderleri' konferansında buluşan Andrea Agnelli'den söz ediyorum...Andrea Agnelli'nin babası Umberto Agnelli (1934-2004) FIAT şirketinin yönetiminde etkili bir isim olmasına rağmen Gianni Agnelli'nin gölgesinde kalmış bir portredir. 2003'de ağabeyinin ölmesinden sonra FIAT imparatorluğunun başına geçse de bu durum kısa sürmüş, 2004'te kanserden hayata veda etmiştir.Uzun yıllar önce Umberto Agnelli de Juventus'un başkanlık koltuğuna oturmuştu. 1971 yılında Tofaş fabrikasının açılışını Mister Rahmi Koch ile birlikte yapmıştı.*Agnelli Ailesi'nin FIAT yönetimindeki bugünkü varisi John Elkann, İngiliz The Economist dergisinin sahipleri arasındadır.Ayrıca Brookings Enstitüsü'nün üyesidir. Brookings'te Kemal Derviş başkan yardımcısıdır.FIAT'ın üçüncü kuşak patronu olan John Elkann, Rahmi Bey'in oğlu Mustafa Koç'un kankasıdır…Elkann'ın, Tofaş'ı hatırlatarak 'Koç Holding'le sağlam bir ortaklığımız var. Mustafa Koç'la hemen her konuda sıkça konuşuruz' dediği medyaya yansımıştı. (Sabah, 3 Mart 2005)John Elkann'ın yönetim kurulu üyesi olduğu The Economist Grubu'nun şu malum dergisinde, Yeni Türkiye'ye adeta ateş püsküren o kadar çok yayın icra edildi ki…Hepsini bir araya getirsek 'Ankara'dan Roma'ya oto yol olur!Küresel krize rağmen, Türkiye ekonomisinin ayakta kalmaya devam etmesi, bu konuda örnek gösteriliyor olması The Economist'in asabını fena halde bozdu…İngiltere'nin ekonomisi ciddi problemler yaşarken bu durumu görmezden gelen The Economist dergisi, Türkiye'yi büyük ekonomik riskler altında gösteren ve 'Ha battı, ha batacak!' algısı oluşturmaya çabalayan fabrikasyon yayınlar yapmaya bayılıyor.12 Haziran 2012 genel seçiminden önce 'CHP'ye oy isteyen' de John Elkann'ın The Economist'i idi…Eş zamanlı olarak 'Derin Galatasaray' İnan Kıraç 'Seçimden CHP birinci parti çıkacak!' diye kehanette bulunmuş ve Cumhuriyet yazarı Cüneyt Arcayürek'le iddiaya girmişti!The Economist'in, hakkında 'Sonu Menderes gibi olacak' dediği Başbakan Erdoğan'ı 'padişah kıyafeti' ile gösteren bir 'kolaj' kapakla çıktığını, 'Demokrat mı, sultan mı?' başlığını attığını henüz unutmadık.İngiliz dergisi Almanya seçimlerinde de Angela Merkel için oy istemişti. Merkel'i Türkiye'de baş tacı yapan da Doğan Medyası'dır.Yeri gelmişken…Rothschild Ailesi, Economist grubunda çoğunluk hisselerini elinde bulunduruyor.*Derin Amerika'nın baronu David Rockefeller'ın elinden (17 Ekim 2009) New York'taki törende ödül alan Mister Rahmi Koch, 'İtalya Cumhuriyeti Yüksek Liyakat Nişanı'nın da sahibidir!Oğlu Mustafa Koch'a 'İtalya'nın Ekonomi Oscar'ı' diye bilinen 'Uluslararası Leonardo Ödülü'nün verilmesi mi, kocaman bir 'tesadüf'tür! Ödülün ilk defa bir Türk'e verildiği Milliyet'teki haberde yer alıyordu. (20 Şubat 2013)Koç Ailesi'nin 'mutemet adamı' Ünal Aysal'a ait UNIT Grubu'nun büyük hissedarı olduğu Gebze'deki Yeni Elektrik Doğalgaz Çevrim Santrali'nin yüzde 40'lık hissesinin sahibi Ansaldo Energia şirketinin bir İtalyan şirketi olması da yine şahane bir 'tesadüf'tür!*Geçen sezon Schalke maçı sonrasında Almanya dönüşünde Ünal Aysal'ın özel uçağında Sözcü'nün 'Baba'sı Ertuğrul Akbay ile Mustafa Sarıgül de vardı!Mister Rahmi Koch, 2012'nin Ekim'inde Mustafa Sarıgül'ü ABD'de görücüye çıkarmıştı da…Sarıgül, Harvard Üniversitesi'nde 'Kültürlerarası Diyalog, Ortadoğu Barışı, Yerel Yönetimler' başlıklı bir konferans vermişti! 1980-1995 yılları arasında Harvard Üniversitesi İş İdaresi Fakültesi'nin dekanı olan John Mc Arthur 1999 yılından itibaren Koç Holding Yönetim Kurulu üyesi, yine Harvard'tan Prof. Walter Gilbert da Koç Üniversitesi Danışma Kurulu üyesidir…Mister Rahmi Koch'la içtiği su bile ayrı gitmeyen Mustafa Sarıgül, geçen cumartesi Ankara'da CHP'ye törenle üye olduktan sonra, aynı günün akşamında İstanbul'da bir balık restoranında Amerikalı eski bir diplomat olan Richard Murphy ile görüştü!Hele bir Mustafa Bey'in adaylığı açıklansın da…The Economist'in 'CHP'li Sarıgül için oy isteyen bir yayın yapması' işten bile değildir!(Tamer KORKMAZ)

11 Kasım 2013 Pazartesi

 
Acayip!
Türkiye'nin tartıştığı, gündem olan konulara bakınca ne yazık ki fotoğrafı doğru okuyamadığımızı ve yorumlayamadığımızı görüyorum. Kısır tartışmalar, ufku olmayan çelişkiler içinde savruluyoruz!Artık birbirimizi tanıyoruz! Benim Ankara'yı, İstanbul'u ya da bölgeyi sarsan bir soruna ve gelişmeye İÇERİDEN bakmadığımı biliyorsunuz!
Zaten en büyük yanılgımızın bu olduğunu da sık sık sizlerle paylaşıyorum!
Geniş bakmak ve düşünmek zorundayız! Mücadele ettiğimiz GÜCÜN İRTİFASINA ulaşmak durumundayız! Yoksa dayak yemek kaçınılmaz! Karışımızdaki küresel koalisyona karşı içeride birlik ve bütünlük fotoğrafı vermek AKLIN emri! Kendi aramızdaki her ayrılık tohumu bilin ki onlar tarafından yeşertilecektir!
Bakın günlerdir kız-erkek konusu dillerde!
Ben karışık eğitim sisteminin bir sonucuyum! Kızların aklının erkek çocuklardan daha farklı olduğuna ve önde gittiğine de inanan biriyim!
Kızların erkek çocuklarını büyüttüğünü savunurum! Bizlerin dağınık ve sistem tanımaz halimizin kız çocukları tarafından bir çerçeveye oturtulduğunu düşünürüm!
Bu nedenle erkek ve kızların elele devleti ve milleti yücelteceğine inancım sonsuzdur!
Bunlar benim görüşüm!Herkes bu şekilde düşünmek zorunda değil!
Zaten "Kimler benim gibi düşünmüyor?" diye sordum ve araştırmaya koyuldum!
Girdiğim yol beni ne yazık ki yine İngiltere'ye attı!
Karşımda gerçekten ilginç bir tablo buldum.
Dikkatle okuyun lütfen! * Wycombe Abbey School * Cheltenham Ladies' College
* St Swithun's School * Headington School
* Benenden School * St Catherine's School for girls
* Badminton School * St Mary's School, Essex
* Burgess Hill School for Girls * Malvern St James
* St George's School for Girls* Queen Margaret's School, York
* Queenswood School * Woldingham School
* Sherborne School for Girls * Roedean School
* Godolphin School * Haberdashers' Monmouth School for Girls
* Royal Masonic School for Girls* Mount School, York
* St Leonards-Mayfield * Moira House Girls' School
* Royal School, Haslemere * St Margaret's School for girls
Bunlar ne mi?
İngiltere'de sadece ve sadece kızlara eğitim veren seçkin okullar!
Tam 50 okul kızlara kapılarını açıp daha sonra DEVLETİ onlara sunuyor!Peki, erkeklerde durum ne?
Ona da baktım!
* St Paul's School, London * Eton College
* Tonbridge School * Abingdon School
* Harrow School * Radley College
* Dulwich College * Monmouth School
* Loughborough Grammar School * Warwick School
* Merchiston Castle School * Bedford School
* Shrewsbury School...Birbirinden seçkin 20'ye yakın okul, ERKEK öğrencileri kabul edip geleceğe hazırlıyor!
Bunlar içinde devleti yaşatan okullar da var!
Tıpkı ETON COLLEGE gibi...
Bakın Lozan'da Türk heyetinin karşısında oturan LORD CURZON, Lordlar Kamarası'nda "Türkler'e özgürlük verdin!" diye topa tutuldu! "Dünya sahnesinden silinmek üzere olan Türkler'e neden bu hakkı tanıdın!" diye üstüne yüründü! Herkes CURZON'un ne yapacağını düşünürken o "Herkes konuşsun ben sonunda toptan cevap vereceğim" dedi...
Lordlar eteklerindeki taşları dökünce o sahneye çıktı! Herkese net olarak okuyabileceği belgeleri uzattı!
Sonra kürsüye çıkıp şöyle konuştu: "Evet baylar. Onlara istiklal verdim.
Fakat buna karşılık, tüm maneviyatı ellerinden aldım!
Hilafetin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, şapka giydirilmesi, Latin harflerinin kabulü, Kuran-ı Kerim'in mekteplerden kaldırılması ve okutulmaması, kadınların memur, mebus, avukat olması, aile idaresinin erkeklerden alınıp kadına verilmesi, her içkinin ve fuhuşun serbest bırakılması, futbolun sahneye çıkması gibi daha nice değişiklikler kabul edildi. Bütün bu devrimlerle birlikte, Müslümanlık 40-
50 yıl sonra yasak edilecektir!
Müslümanlık kaybedip, Hıristiyanlık kazanacaktır!"
Peki, kim bu daha sonra LORD olan George Curzon?
ETON COLLEGE'yi bitiren ve devlete hizmet için sıraya giren İngilizlerden biri!
Adamlar olaya böyle bakıyor!
Onaylamasam da kız ve erkeği birbirinden ayırıp DÜNYAYI ÖĞRETİYORLAR!Bizi ne hale getirdikleri de ortada!
Lozan'da Türk tarafında kimlerin olduğu ve imzaların nasıl atıldığını ortaya çıkarmak da artık tarihçilerimize düşen bir görev!Bu millet gerçeği hak ediyor!
Zaten yeterince vakit kaybettik!
Şimdi birlik zamanı!
Ülkede siyasete, eğitime, spora, bilime, modaya nasıl bir model gelecekse gelsin!
Ama bizim AKLIMIZIN ürünü olsun!
Bunu yapmak çok mu zor!
Biz yapmazsak elin oğlu gelip masada yaptırıyor!
EĞİTİM ŞART!  (Ergun DİLER)


29 Eylül 2013 Pazar

Mustafa Kemal q harfini alfabeden neden çıkardı?

Yarın Başbakan Erdoğan’ın açıklayacağı reform paketindeki başlıklardan bazıları basına sızdı. Bunlardan birisi, q, w ve x harflerinin resmen kullanılmasına izin veriyor. Bunda Kürtçe eğitim talebinin rolü açık. Kürtler de kendi Latin alfabelerini yaptılar ve üç harf eklediler.
Bu da çocuklarına isim koymaktan tutun da resmi yazışmalarına kadar sosyal ve kültürel hayatta bazı sıkıntılar getirdi. Paketteki adımla belli bir rahatlama olacağı öngörülüyor. Siz paketin içeriğini bekleyedurun, biz bu üç harf üzerinden 1928 yılındaki harf inkılabına dair ilginç birkaç noktayı yakalamaya çalışacağız. Buna göre q harfi az daha alfabemize giriyormuş ama bakın neden girmemiş?
Ama önce harf inkılabına giden süreçteki ilginçliklere bir göz atalım.
1933 yılı, Cumhuriyet’in 10. kuruluş yılı. Uluslararası çapta törenler düzenlenir. Bu arada devlet bir kitap çıkarır. Adı “Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne. Nasıldı? Nasıl Oldu?” Kitapta 4 maddede Arap harflerinin neden kaldırıldığı ve Latin harflerinin neden benimsendiği anlatılır. En önemli iki gerekçe açıkça belirtilmiştir:
“(Arap harfleri) Bizi teokrasinin (yani şeriatın) külliyatına ve fikir yeraltlarına doğru sürüklüyordu./Yabancıların dilimizi öğrenmelerini ve bizi tanımalarını adeta imkânsız kılıyordu. (Ekalliyetler (azınlıklar) dahil.”
Kitabın 35. sayfasındaysa yeni harflerin kolay öğrenilip modern basım tekniğinin yollarını açtığı belirtildikten sonra ilk alıntının tersine şu noktalar üzerinde durulmuştur:
“Bizi teokratik külliyatından (dinî eserler) ve fikir yeraltlarından bir darbede ayırmıştır. GERİYE DOĞRU UZANAN KÖPRÜYÜ DİNAMİTLEYİP ATMIŞTIR. / Yabancıların dilimizi kolayca öğrenmelerini ve ekalliyetlerin millet bünyemize girmelerini kolaylaştırmıştır.”
Altta resimlerinin altına şu cümle düşülmüş: “Kargacık burgacık Arap harflerini bir türlü sökemeyen halk, şimdi güldür güldür okumaya başladı!”
Bir dönemin geçmişe küfrederek kendini temize çıkaracağına dair cinnetin tezahürü bunlar. Birisi de çıkıp ‘O kargacık burgacık dediğin harflerle Çanakkale’yi ve İstiklal Savaşı’nı kazandık, yeni ‘Türk’ harfleriyle hangi başarınız var?’ sorusunu aşketse suratınıza, ne cevap verecektiniz? Ayrıca İnönü’nün yıllar sonra hatıralarında da itiraf ettiği gibi bunlar birer bahaneydi. Doğru cevap, “bizi geçmişe bağlayan köprülerin dinamitlenmesi”ydi. İnönü de o kaypak diliyle şöyle itiraf etmişti bunu:
“Harf inkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır.” (Hatıralar, Bilgi: 2009, s. 485.)
Eğip bükmeden söylemişler: Mesele okuma yazma kolaylığı değil, hâlâ anlamadınız mı?
Mango “kral çıplak” diyor
O cümleye siz de takıldınız mı bilmiyorum. Hani şu azınlıklar Arap harflerini okuyamadıkları için bizimle bütünleşemiyorlardı, şimdi biz onların bildikleri Latin harflerine geçince artık milli bünyemize girecekler, iddiası…
Bence bu itiraf çok mühim. Zira Medeni Kanun’da olduğu gibi azınlığı çoğunluğa uyduramayınca çoğunluğu azınlığa tabi kılma ilkesi işlemiş burada da. Medeni Kanun, şeriata tabi olmak istemeyen azınlık ve Levantenlerin hukuklarına Müslüman çoğunluğu tabi kılma uygulamasıydı ve Lozan’da dayatılmıştı. Harf inkılabında da özellikle ekalliyetlerin milli bünyeyle bütünleşmesi üzerinde durulması ilginç.
Bu noktaya Andrew Mango da dikkat çekmiş. Diyor ki: “Dil ile alfabe birbirinden ayrılmazdı: Türkçe konuşan Karamanlı Rumlar Yunan harfleriyle yazarlar, Ermeni ve Museviler de kendi alfabelerini kullanırlardı. Latin harflerinin kabulüyle birlikte Türkler, Hıristiyan Batılılarla aynı safa (kampa) konulmuş oldu.” Mango’ya göre “böylece gâvurların alfabesi vatansever, milliyetçi Türklerin alfabesi haline geldi” (Atatürk, Londra: 2004, s. 464-5).
Mango’nun “kral çıplak!” diyen tarzını bizim inkılap tarihçilerimizin dikkatine sunarak şimdi alfabemize girmesi tartışılan q harfinin neden çıkarıldığını Falih Rıfkı Atay’dan okuyalım beraberce. Alfabe komisyonunda da görev yapan Atay, Çankaya adlı kitabında şöyle yazar:
Q neden Türk alfabesine girmedi?
“Bu arada bir “q-kü” harfi tehlikesi atlattık. Biz Türkçe kelimelerde “k”nın ince seslilerde daima “ke”, kalın seslilerle “ka” okunduğunu düşünerek “q-kü”yü alfabeye almamıştık. Ben yeni yazı tasarısını getirdiğim günün akşamı Kâzım Paşa (Özalp) sofrada:
- Ben adımı nasıl yazacağım? “Q-Kü” harfi lâzım, diye tutturdu. Atatürk de:
- Bir harften ne çıkar? Kabul edelim, dedi.
Böylece Arap kelimesini Türkçeleştirmekten alıkoymuş olacaktık. Sofrada ses çıkarmadım. Ertesi günü yanına gittiğimde meseleyi yeniden Ata’ya açtım. Atatürk el yazısı majiskülleri (büyük harfleri) bilmezdi. Küçük harfleri büyütmekle yetinirdi. Kâğıdı aldı, Kemal’in baş harfini küçük “kü”nün (q) büyütülmüşü ile sonra da “K”nın büyütülmüşü ile yazdı. Birincisi hoşuna gitmedi. Bu yüzden “q” harfinden kurtulduk. Bereket Atatürk q’nün majiskülünü (yani Q’yü) bilmiyordu. Çünkü o “K”nın büyütülmüşünden daha gösterişli idi” (Çankaya, 1969, s. 440-1).
Gördünüz mü 85 yıl sonra dönüp geldiğimiz q harfinin serencamını. Eğer Atatürk q harfinin büyük hali olan Q’yü bilseymiş (neden bilmediğini anlamadım, anlayan varsa beri gelsin) yarın Başbakan Erdoğan bu ilaveyi yapmak ihtiyacını duymazmış.
1928 yılında işler böyle keyfi yürüyordu, dediğimizde kızanlar Falih Rıfkı’nın Çankaya’sını yasaklatmadıklarına pişman olmuşlardır eminim.(Mustafa ARMAĞAN)

26 Eylül 2013 Perşembe

FUTBOL HİÇBİR ZAMAN SADECE FUTBOL değildir!
Açalım...Aysal'dan ilerleyelim...
1941'de İstanbul'da doğdu.
1960'ta Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. İlginçtir liseyi bitirir bitirmez çalışma hayatına atıldı!
Yüksek öğrenimini İsviçre-Neuchatel Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde yaptı.
RAM Dış Ticaret şirketinde işe başladı! Daha sonra 1974'te Unite International'i kurdu. Bu şirkette ilk 10 yıllık dönemde, demir çelik ve sanayi mamulleri satışı yaptı. 1984'te petrolün yanı sıra, elektrik üretimi ve anahtar teslim santral inşa ve finansmanı projelerinde ihtisaslaştı.
Turizmden enerjiye kadar geniş bir yelpazede at koşturdu!
Çok yönlü bir işadamı olarak biliniyordu! Ciddi bir serveti de vardı! Arkada bıraktığı FLU alanlarda yok değildi! HAYALİ İHRACATTAN dolayı başı çok ağrıyacak gibi olmuş ancak, GİZLİ bir el olayı kapatmıştı!
Belki de aldığı bu RİSK, uluslararası alanda güven ve ilişki ağını akla getiriyordu! Kim bilir!
Ünal Aysal ismi başkanlık için dillendirilse de bir türlü hayata geçmiyordu! Görünen o ki uygun ortam bulunamıyordu!
Adnan Polat, hizmet ederek bu ortamı sağladı! Çökmek üzere olan Ali Sami Yen'in yerine hükümeti ikna ederek şimdiki modern ARENA'yı kulübe armağan ettirdi! Haklı olarak görkemli bir açılış istedi! Öyle de oldu! Ama o gece Başbakan Erdoğan'dan stadın yapımında büyük emeği bulunan Erdoğan Bayraktar'a kadar AK Partili kim varsa hem küfür yiyor hem de ölesiye yuhalanıyordu! Tepki aslında Galatasaray Başkanı Adnan Polat'aydı! "Neden bu adamları Galatasaray'ın mabedine getirdi" diye!
Bu hata(!) Polat'ın sonu oldu!
"Onun boynunu koparırım!" diyen TORPİL  (TORPİL=İnan Kıraç-Ş.A)düğmeye bastı! Ünal Aysal'ı yanına alıp BAŞKANLIK görevi için ikna etti! Mali tablo gerekçe gösterilerek POLAT gitti!
Erdoğan'a yaklaşmanın cezasını koltuktan indirilerek ödedi!
Herkesin gözlerinin önünde bir SARAY darbesi yaşandı!
TORPİL'in istediği Ünal Aysal artık Galatasaray'ın Başkanıydı!
Hem de 2998 rekor oyla! İşlem tamamdı! TORPİL ilk adımı atmış sıra ikinci adımdaydı! O da Fatih Terim'di! Hocanın karizması ve başarısı ortadaydı! Bir de CAMİA tarafından da çok sevilirdi! TORPİL de dahil olmak üzere ismini duyan kimse yüzünü ekşitmezdi! Terim, TORPİL ve yanındaki güç tarafından daha önce de göreve getirilmişti!
Hatırlayın! İtalya, Suriye'yi terk eden Öcalan'ı misafir ettiği zaman Türkiye ve Avrupa'daki milyonlarca Türk, İtalyan mallarına BOYKOT başlatmıştı!
Ankara ve Roma arasındaki hat çökmüş İtalyan sermayesi şaşırmıştı! Tam bu arada AGNELLİ Ailesi TORPİL'lerden yardım istedi! Krizi aşmanın en akıllıca yollarından biri Terim'in o heyecanlı tavırlarıyla dünya markası bir İtalyan takımını çalıştırmasıydı! O da oldu! Terim, Milan'ın başına geçti! Çok uzun sürmese de geçti! Fiorentina'dan sonra İtalya'da bir sayfa daha açmıştı! Fatih Hoca "Nasıl kariyer yapılır?" diye İstanbul'a konferansa geldiğinde bir güç "Ne kariyeri! Onu sana ben yaptırdım" dercesine hocayı görevden alıyordu! Ve Terim bunu telefonda öğreniyordu!
Belli ki görev tamamdı!
Neyse...Aysal görev gelir gelmez Terim'le yollarını birleştirdi!
Her şey mükemmel başlamıştı!
Transferler, yeni stad, camianın heyecanı bir BEŞİKTAŞLI olarak beni bile heyecanlandırıyordu!
Ülke ŞİKE ile uğraşırken bir önceki yıl düşme tehlikesi yaşayan CİMBOM rahat şampiyon oldu! Ardından bir yıl daha! Ancak ilk şampiyonluk çok ilginçti! Çünkü son maç KADIKÖY'deydi! Fener yarıştan kopmuş ve Saracoğlu'ndaki tablo herkesin cevabını merak ettiği soruydu!
Maç berabere bitti ve Galatasaray şampiyonluğunu ilan etti! Ancak ortalık karıştı şampiyonluk kupasının verilmesi tehlikeye girdi! İşte kader ağlarını burada örmeye başladı! Fatih Terim kendisine olan güvenle BAŞBAKAN ERDOĞAN'ı arayıp "Efendim kupamızı burada kaldırmak istiyoruz. Yardımcı olun" ricasında bulundu! İsteği yerine geldi. 2 saat gecikmeli de olsa Sarı-Kırmızılılar kupayı kaldırdılar!
AYSAL kenarda kalmış büyük bir krizi TERİM çözmüştü!
İşte bu an TERİM'in üstünün çizildiği andı!
Hem Aysal, hem onu getiren güç aynı fikirdeydi! Yani Adnan Polat'ın kulübün menfaati için bile olsa Erdoğan'a yanaşması nasıl affedilmediyse, Terim de kurtulamayacaktı! Ortada büyük bir başarı olduğu için sadece ZAMAN gerekliydi! Yani kum saati o zaman akmaya başladı!
Terim'in Erdoğan'la olan her teması, camiayı ayağa kaldırdı!
Sadece kimse bunları söylemedi!
Söyleyemezdi!
Bu ayın başında Terim'in, Erdoğan için çekilen USTANIN HİKAYESİ belgeselinde " Böyle bir Başbakan ülkemiz için büyük şans. Bu kadar sporu seven ve bu kadar destek veren bir başbakan çok önemli. Yaklaşımı, sağladığı imkanlar da harika..." sözleri bardağı taşıran son damla oldu!
Hayatı boyunca sınıf ve oymak başkanlığı yapan ve bu nedenle lakabı TORPİL'e çıkan İNAN KIRAÇ olanlara sessiz kalamazdı! Aysal'ı göreve getirirken "Artık kulüp başkanlarımız ön plana çıkmayacak. Profesyoneller işi götürecek" diyen TORPİL'in sözleri havada kalıyordu!
Kendisiyle çelişiyordu! Çünkü Terim başarılı oldukça Ba şkan Aysal "ELEMAN!" diye sahneye çıkıyordu! Bir kenarda oturması söylenen Aysal nedense hiç geri planda durmuyordu!
Fatih Hoca camianın bir evladı da olsa ilk kez DERİN GALATASARAY'la karşılaşıyordu!
Maalesef karşılaştığınızda telafisi olmuyordu!
Çünkü İnan Kıraçlar, Selahattin Beyazıtlar öyle kolay lokma değildi!Başkan falan dinlemezdi!
Gazetelerin yazdıkları her şey doğru olmakla birlikte sadece DETAYDI!
Futbol sadece futbol değildi!
Terim bunu çok yakışıksız bir şekilde gönderilerek öğrendi!
Gitmeyi hak edecek bir şey yapmamıştı! Matematik yalan söylemezdi!
Rasyonel hiçbir gerekçe gösterilmeden gidişinin arkasında başka nedenler olmalıydı!
Acaba ne vardı?
Aysal'ın, seçildikten hemen sonra az sayıda kişiyle yaptığı bir kahvaltıda "Benim Türkiye'de işim yok! Gidip Başbakan'ın kapısında beklemem!" demesinin etkisi var mıydı?
Galiba bu sorunun cevabını Galatasaray camiası vermeli!
Çünkü cevap onlarda!
Sonuçta ben bir BEŞİKTAŞLIYIM! (Ergun DİLER)

21 Mayıs 2013 Salı

Dolaşalım limanları, sıra sıra vay…

Ulusalcı görüntü veren Sözcü gazetesi, Ankara'ya karşı Tel Aviv'in yanında yer alıyor. Esad'ın kalmasını Erdoğan'ın gitmesini isteyen odakların sözcülüğünü dahası tetikçiliğini yapıyor. Reyhanlı Saldırısı'nın ardındaki iç ve dış merkezleri saklamaya çalışıyor!Ankara'daki son İsrail Büyükelçisi'nin Türkiye'yi terk etmeden önce gizlice ziyaret ettiği gazete, Burak Akbay'ın sahibi olduğu Sözcü idi. (10 Kasım 2010)O görüşmede Ertuğrul Akbay da vardı. Burak Akbay'ın babasıdır. Gayet tabii, Sözcü'nün de babasıdır!*Bir süre önce, Arena Stadı'nın locasında hararetli bir muhabbete dalanlar arasında Ertuğrul Akbay, Mustafa Sarıgül ve Rahmi Koç'un bulunduğundan sizlere söz etmiştim.Ertuğrul Akbay, Derin Galatasaray İnan Kıraç tarafından ilginç bir operasyonla G.S. Kulübü'nün başına getirilmiş olan Ünal Aysal'la da kankadır.Medyamızın Jean Reno'su Fatih Altaylı, Ünal Aysal hakkında 22 Mart 2006'da bakın ne yazmıştı:'Ünal Aysal, GS'yi kurtaracak adam olarak kendini gösteriyor. Gelin size bir de ben bu 'Kurtarıcı Ünal Aysal'ı anlatayım. Aysal'ı GS Kulübü'ne sokan benim. Kendisi bana M.Ali Birand tarafından getirildi. 'Belçika'da yaşayan bir GS'li Galatasaray Adası'nı kiralamak istiyor' diye takdim edildi. Ben de kendisiyle görüştüm. Yönetimle tanıştırdım.Sonra devletin üst kademelerinden birisi beni uyardı. 'Ünal Aysal sizin GS anlayışınıza uymaz. Siz GS'yi temiz tuttunuz, Ünal Bey size yakışmaz' dedi ve bir rapor gönderdi.Burada, Ünal Aysal'ın devlete süper pahalı bir fiyatla enerji sattığı belgeleniyordu. Durumu Aysal'a sordum. 'Evet ama istiyorlarsa santrali devlete satarım' dedi. Ancak santral için belirlediği fiyat da normalin kat be kat üzerindeydi…Bunun üzerine GS'li dostlarımı Ünal Aysal konusunda uyarmaya başladım. Ancak o bir kere GS'ye elini sokmuştu.'*Adnan Polat'a 'Kafanı kopartırız' diye meydan okuyan, çok geçmeden de bir 'saray darbesiyle' kopartan İnan Kıraç, onun yerine işaret ettiği Ünal Aysal'ı 14 Mayıs 2011'de rekor oyla GS Kulüp Başkanlığı'na seçtirten isimdir.2011'in ilk ayında Arena Stadı'nın açılışında Başbakan Erdoğan'ın yuhalattırılmasıyla başlayan olaylar zincirinde, İnan Kıraç o tarihten itibaren arzuladığı siyasal sonuçları elde edememiş olsa da 3 Temmuz 2011'den itibaren 'sportif' ve de buna paralel 'ekonomik' amaçlarına ulaşmıştır! 12 Haziran 2011 genel seçimi öncesinde 'Seçimden CHP birinci parti çıkacak!' kehanetinde bulunan İnan Kıraç'ın AK Parti'nin sandıktan çıkan ezici seçim galibiyetiyle dağıldığını tahmin etmek zor değildi…Kıraç'ın, çöpe giden seçim kehanetini Cumhuriyet yazarı Cüneyt Arcayürek'e yaptığını hatırlıyoruz. Kıraç, Cumhuriyet Vakfı'nın Yönetim Kurulu üyeleri arasındadır. Cumhuriyet gazetesinin yönetiminde en tepede bulunan Cumhuriyet Vakfı'dır. Vakfın yönetimi, Cumhuriyet'in yayın politikasını ve gazete yönetimini tayin eder.*Ergenekon Davası'nın firari sanığı Bedrettin Dalan'ın başını çektiği Yeditepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti'nde kurucu üye olmuş çarpıcı bir isim var: İnan Kıraç!T.C. Merkez Bankası'nın eski başkanlarından Yavuz Canevi, 500. Yıl Başkanı Jak Kamhi, 12 Eylül Darbesi'nin Başbakanı Bülent Ulusu ve 28 Şubat Medyası'nın lokomotifi Aydın Doğan Yeditepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti'nde yer almışlardır.Yavuz Canevi, 28 Şubat sürecinden itibaren TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanlık Divanı Sekreteri'dir.O malum süreçte Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir'e 'brifing veren' Bedrettin Dalan'dır.12 Kasım 2004'te Yeditepe Üniversitesi'nin rektörlük binasında kalabalık bir izleyici gurubuna 'Diploma Sonrası Arayışlar' konferansı veren ve aynı gün 'sarmaş dolaş' vaziyette Bedrettin Dalan'dan plaket alan 'Mason' işadamı kimdir?El Cevap: Derin Yaşlı Kurt İshak Alaton!*Galatasaray Üniversitesi kurulurken iki isim herkesten daha fazla öndedir: Vehbi Koç'un damadı İnan Kıraç ve eski diplomat-milletvekili-bakan Coşkun Kırca!Gizli Devlet'in (Üst Yapı) üyeleri arasında yer almış olan Bedrettin Dalan, Coşkun Kırca ile (1927-2005) acaba nereden 'takım' arkadaşıdır?Size bir ipucu vereyim:Coşkun Kırca'nın 'derindeki rütbesinin askerlerden de yukarıda olduğundan' daha önce bahsetmiştim!17 Ekim 2009'da New York'ta Carnegie ödülünü…'CFR'ın Onursal Başkanı' David Rockefeller'in elinden alırken, Rahmi Koç'un gözleri yaşarmıştı…Mister Simit'in o günkü gözyaşları, 2006'da Ankara'nın Washington'ın elinden çıkmasıyla ilgili 'hayati' üzüntüsünün bir yansıması mıydı, acaba? (Tamer Korkmaz)
 

5 Mayıs 2013 Pazar

Bilinmeyen o kadar çok şey var ki!

Atatürk'ün İngilizlerle ilişkisi hep muammadır. Hem İngiliz devleti hem de bizim Genelkurmay ilgili belgeleri açıklamadığı için Cumhuriyet tarihinin ilk yıllarında ne olup bittiğini bilmiyoruz. Musul-Kerkük ne uğruna feda edildi belli değil.
İngilizlerle hangi konularda anlaştık belli değil ama İngilizlerin bize armağanı (!) Kalust Sarkis Gülbekyan ve Berç Keresteciyan gibi derin masonik güçler ve bunların özellikle masonik çevreleri ülkemizin tüm kritik noktalarını ele geçirmişti.
1975 yılında ABD ambargosu ile sarsılan Türkiye'de Berç Keresteciyan'ın oğlu İbrahim Türker kurduğu şebekeyle (network) Seferberlik Tetkik Kurulu'nu istediği gibi yönetiyordu. Türkiye'de kaçakçılık işleri ve siyaseti dizayn etme Türker ve şebekesinin işiydi.
ABD'ye casusluk yapan Kurmay Albay Sabahattin Savaşman, Lockheed uçak skandalının baş aktörü Orgeneral Emin Alpkaya ve Lockheed Türkiye temsilcisi Nezih Dural gibi isimler aslında Türker'in dediklerini yapıyorlardı.
Bu şebeke 12 Eylül darbesini yapmayı başardı. Turgut Özal'a dünya sisteminin uygun gördüğü politikaları uygulayacağı garantisiyle Anavatan Partisi'yle seçimlere girilmesine müsaade edildi. Hatta o dönem siyasilerin güvenlik tahkikatını yapan Önder Koç, Türker'den aldığı emirle Özal için olumsuz rapor vermemişti.
Neticede Özal bir dizi reform yaptı ve Türk ekonomisini dışa açmayı başardı. Ama Özal'ın hesaba katmadığı bir realite kendini gösterdi. Türkiye'de rant, ithal ikame üzerinden sağlanıyordu. Özal kaçakçılık ve rant sistemine neşter atınca devlet içindeki şebeke bundan rahatsız oldu.
Özal bu yapıyı iktidarı döneminde tanıdığı için vatansever olduğuna inandığı ve devletin istihbarat ağını iyi bilen Hiram Abas ve Mehmet Eymür'e geniş yetkiler verdi. Bir yandan da Özal İngiltere'de yıldızı parlayan Kıbrıs Türkü Asil Nadir'i basın dünyasına girmeye ikna etti. Buradaki amaç Hürriyet'in sahibi Erol Simavi'nin gücünü kırmaktı. Eski Emniyet Müdürlerinden Fahri Görgülü, Asil Nadir'in yanına monte edilmişti.
Bir yandan çıkarları zedelenen, bir yandan da Türkiye reformlarla kabuk değiştirmeye başlayınca İbrahim Türker ve ekibi haliyle bu durumdan rahatsızlık duydu. Tam o zamanlarda İrangate olayı patlak verdi. ABD tarafından İran'a gönderilen silahları Kemal Horzum kendi şirketi olan B.C. Havayolları üzerinden Mustafa Arda'nın yardımıyla taşıdı. Tabii Horzum'un arkasında İbrahim Türker vardı ve bu skandaldan elde edilen para 1988'deki Özal suikastinde kullanıldı.
Özel Harp Dairesi'nden Sabri Yirmibeşoğlu, iş dünyasından Kemal Horzum, basın dünyasından Erol Simavi, ANAP içerisinden yedi ismin şebekenin emirleri doğrultusunda Özal suikastini organize ettikleri iddia edildi. Tetikçi Demirağ tıpkı Horzum gibi Afyonlu. Demirağ'ın kullandığı silah İngiliz marka Scott Webley ve İngiltere'den özel olarak getirtilmişti.
Tamamen tesadüf eseri suikast başarısız olunca Özal bu şebekenin izlerini buldu. Ama gücünün yetmeyeceğini anlayınca geri adım attı.
1991 seçimleriyle Demirel yeniden iktidara gelince şebeke çok rahatladı. Türker ve ekibinin ilk işi Özal'ın yakın çalışma arkadaşlarını ANAP'tan uzaklaştırmak oldu. Öte yandan Çankaya'da Özal'ı çembere alarak etkisiz hale getirmeye çalıştılar.
Balyoz davası tutuklusu Hasan Iğsız, Köşk istihbarat sorumlusu eski Cumhurbaşkanlarımızdan Cevdet Sunay'ın yeğeni Fuat Bey Özal'ın çevresini oluşturdular. 1993 yılında meydana gelen Özal'ın zehirlenme hadisesi için bu isimlerin ifadelerine başvurulsa daha iyi olur. Yoksa adı geçen Levent Ersöz'ün Özal'ın ölümüyle zerre ilgisi olmadığını herkes biliyor. Ayrıca Özal'ın zehirlenme hadisesine benzer vakalar o dönem sıkça yaşanmıştı ve dönemin yetkililerine ulaştırılmıştı.
İyi bir doktor aynı zamanda iyi bir katil olabilir. Çünkü insan anatomisini iyi tanır. Demirel'in, 'Özal zaten ölecekti' türü tezviratlarını ciddiye almayın. İbrahim Türker çok iyi bir kimya mütehassısıydı. Batı dünyası için yıllarca Ruslarla mücadele etti.
Sovyet Politbürosu'ndan tanıdığı üst düzey mason yetkililer ve Seydişehir Alüminyum ve İskenderun Demir-Çelik fabrikalarının kurulması esnasında tanıştığı Ruslardan zehirler temin edildi. Ve nokta konuldu.
Bu bilgiler buzdağının sadece görünenleri. Devletin içinde yer etmiş şebekeler siyaseti ve ekonomiyi istedikleri gibi dizayn ettiler. Diğer gerçekler de zamanla ortaya çıkacaktır.(Cem Küçük)

Devlet oyunları

Geçen Pazar bu köşede çıkan 'Kim bu İbrahim Türker?' başlıklı yazıdan sonra çok enteresan tepkiler geldi. Bu ismin varlığından devletin kritik noktasındaki bazı isimler haberdar mıydı diye merak ederken, öğrendim ki, çok ama çok az kişi İbrahim Türker'i duymuş.
Bu ismi bilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. İsmi öyle bir korku yaratmış ki, bilgisine başvurduğum bazı görevliler konuşmak dahi istemediler. Peki İbrahim Türker önemli biri mi? Hem de çok. Zamanında kimse Abdullah Çatlı ya da Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ı da tanımıyordu. Ama bu kişiler vardı ve devlet adına işler yapıyorlardı. Hepsinin üzerinde dokunulmaz bir zırh mevcuttu.
İbrahim Türker Türkiye'deki Gladyo yapılanmasının en tepe ve en önemli isimlerinden bir tanesi. Gücünü sadece içeriden değil, uluslararası çevrelerden alıyor. Ayrıca Türker'in 1990'lı yıllarda Süleyman Demirel'le ilişkisini iyi incelemekte fayda var. Demirel'e iç siyasetle ilgili bilgileri Ekrem Ceyhun verirken, dış dünyayla ilgili bilgileri de İbrahim Türker veriyordu. Tabii Demirel'le Türker'in dostlukları mason localarının 33. noktasına kadar dayanıyor.
Osman Nuri Gündeş'i istihbarat danışmanı olarak 1993'te Tansu Çiller'in yanına atayan Demirel-Türker ikilisi. Türker'in başka ekipleri de var. MİT içindeki Şenkal Atasagun-Mikdat Alpay ekibi ve onların alt grupları Türker'in emrinde hizmet verdiler.
Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Somali'de başarısız olan ama Yahudilerin pek bir sevdiği Çevik Bir ve Romanya'da kurmay yarbaylığından askeri ataşe olarak tanıdığı 1995'de emekli olan Korgeneral Şelçuk Saka Paşa ile çok yakın temasları var Türker'in. 28 Şubat döneminde Selçuk Saka OYAK Başkanı oluyor.
28 Şubat döneminde bankaların içi boşaltılıp servetler yeni sahipleriyle kucaklaşıyordu. OYAKBANK bu dönemin en kârlı kuruluşu oldu. Bedavadan servet edindiler ve Selçuk Saka bu dönemde iyi iş gördü.
O yıllarda İbrahim Türker, Malta Fahri Konsolosluğu'nun bir üst katını karargâh olarak kullanıyor. Burası aynı zamanda mason localarına yakın ve Türker'in yakın temasta olduğu İngiltere Başkonsolosluğu'nun dibi.
İngiliz Başkonsolosluğu karşısında bir ara pasajda İngiltere İşadamları Derneği adı altında faaliyet gösteren özel büroda gizli toplantılarını ve uluslararası görüşmelerini yapıyor. Öte yandan Doğu Perinçek ve İşçi Partilileri İngiliz istihbaratı üzerinden kontrol etmeyi ihmal etmiyor İbrahim Türker.
Türker ayrıca Tokatlıyan Han'daki gizli ofisi ve Balık Pazarı içerisindeki Ermeni Kilisesi'ni de arada bir kullanıyordu. Tabii devlet oyunlarına meraklı biri Türker ve bunun gereklerini de yerine getiriyor.
Özellikle düşman hedef olan Kafkasya ve Moskova'daki istihbarat akışından Çeçenlerle Ruslar arasında bir harbin çıkacağının haberini alıyor. Türk Seferberlik Teşkilatları'nın tümünü Çeçen güçlere destek verecek şekilde hazırlatıp sahada bekletiyor. Karşı taraf yani Rus askeri istihbaratı GRU ve onunla koordineli hareket eden FSB de böyle bir çatışma alanında kendi adamlarını ve oyunlarını hazırlıyorlar.
Çeçenistan'a verilen genel malzeme, silah ve diğer unsurların hepsini sağlayan ve aklı veren aslında Türker ve arkasındaki İngiliz istihbaratı.
1995 yılının ilk aylarında Abdullah Öcalan'ın kellesini almak için yoğun uğraşlar veriliyordu. İngiltere biz bu işi yaparız diyerek Türker üzerinden Süleyman Demirel'le bağlantı kuruyor. Demirel işi MİT Müsteşarı Sönmez Köksal'a havale ediyor. Konunun detaylarını konuşmak için Köksal da Dış Operasyonlar Dairesi Başkanı Yavuz Ataç'ı görüşmeye gönderiyor.
Ne var ki İngiltere Apo'nun kellesi karşılığında Kuzey Kıbrıs'ta üs, MİT'ten geniş istihbarat paylaşımı istiyor. Ataç bu istekleri duyunca sinirlenip kalkıyor ve Köksal'a olumsuz rapor veriyor. Bu mesele o dönem bazı medya kuruluşlarına da yansıyor, ancak detaya girilmeden kapatılıyor.
İbrahim Türker böyle geniş bağlantılıları olan bir adam. Sadece CIA'in bu bölgedeki en önemli isimlerinden Ruzi Nazar'la olan ilişkisi yazılsa ortaya koca bir kitap çıkar.
Seferberlik Tetkik Kurulu bir dönem ondan soruldu. Devlet sırrı kapsamında dile getirilemeyen birçok olayın perde arkasında bu isim var. Uluslararası çok büyük güce sahip Türker.
Ergenekon, Balyoz, 28 Şubat sürecinde Türkiye önemli adımlar attı ama esas kişilere hâlâ dokunulmadı. Medya, iş dünyası ve arkadaki büyük baronlar keyif çubuklarını tüttürmeye devam ediyorlar.
Unutmadan İbrahim Türker'in en yakın iki dostu İnan Kıraç ve İshak Alaton… Türkiye'nin yakın tarihinde meydana gelen olaylara bakın, resmi daha net görürsünüz.(Cem Küçük)